ORHAN VELİ KANIK

 Ertuğrul Aydın

 

Orhan Veli Kanık, çok duygulu bir insandır. Fakat, duygusal görünmekten hiç hoşlanmamıştır. Kendini ele vermemek ve işi şakaya vurmak arkadaşlığı süresince ondan alınan başlıca izlenimler bunlardır. Zaten, bütün zengin ruhluluk böyledir. Onun şiirlerinin genel havası bunu kanıtlamaktadır. Bu yüzden, Orhan Veli’nin şiirine insanı merkez aldığını düşünerek bakmak gerekmektedir. Bir şiirinde, “Ölünce biz de iyi adam oluruz” diyerek içinde yaşadığı durumu özetlemek ister.

Ünlü Fransız şairi Paul Valery, hiçbir şiirinde kendini ele vermediğini, sadece “Deniz Mezarlığı” şiirinde kendini biraz öne çıkardığını söyler. Orhan Veli ise, kendini biraz kaçırdığı şiirlerinde işi biraz alay noktasına çeker. Diyebiliriz ki, Orhan Veli, şiirlerinin arkasına gizlenir. Orhan Veli’nin bir çok şiirinde kendisinin  konuşmayıp; başkalarını konuşturması bunun açık göstergesi durumundadır. Gerçekten de, Orhan Veli, şiirlerinde çeşitli halk kesimlerinden seçtiği kişileri, ya kendi ağızları, kendi deyimleri ve kendi deyişleriyle konuşturmuş ya da kendisi onların ağızlarından konuşmuştur. Örnek olarak, şu şiirine bakalım: “Alnımdaki bıçak yarası senin yüzünden/Tabakam senin yadigarın/İki elin kanda olsa gel diyor telgrafın/Seni nasıl unuturum ben vesikalı yarim”. Aslında, Orhan Veli’nin ne alnında bıçak yarası, ne tabakası ne de vesikalı yari vardır.

Orhan Veli’nin, “Bir elinde cımbız/Bir elinde ayna/Umurumda mı dünya!” mısraları  bir mahalle kızının ruh durumunu yansıtır. Şu önemli ki, o kızı küçümsemeden, dahası bize sevdirerek anlatmıştır şair. Bu yönüyle Orhan Veli dramatik bir şairdir. Dramatik şair ifadesi ile, epik, lirik ve dramatik şiir türlerinden Orhan Veli’ye bu türün daha uygun olduğu düşüncesidir. Dramatik şiir, şairin konuşmadığı, sadece kişilerini konuşturduğu şiir türüdür. Orhan Veli, bu üç türden daha çok ikinci türde değerlendirilecek bir şairdir. Öyle ki lirik olduğunu sandığımız (gerçekte öyle olduğu) şiirlerinde bile yalan söylemekten hoşlanır. “Ben Böyle mi Olacaktım?” adlı şiirini, âşık olduğu günlerde yazmıştı. Ama o şiirindeki, “çok sevdiğim salatayı bile aramaz mı olacaktım” mısraları düpedüz yalandır. Çünkü, Orhan Veli, Melih Cevdet’in açıklamasına göre, salatayı hiç sevmez ve yemezdi.

 Orhan Veli’nin insanı anlatan en güzel şiirlerinden biri 1936 yılında yazdığı “Mahallemdeki Akşamlar İçin” şiiridir. Bu şiirde canlı bir şekilde, mahalleyi ve yayılan insanı görebilme şansını yakalarız. İçtenlikli bir dil ile anlatılan bu şiirinde insanın yer tutuşu samimi ve özeldir: “Kımıldanır mahallemin daralan ruhu/Basma perdelerimde gün batarken/Atıp saatler suren uykusunu/Odama uzanır akasyam pencereden/Kırmızı uzak damlarda bir serinleme/Uyanır gündüz uykusundan evler/Kapılarda isleri ellerinde/Kadınlar giyinip kocalarını bekler/İyi insanların ruhudur yakınlaşır/Takunya sesleri gelir evlerden/Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır/Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden/Her şeyin geliş saatidir aksam/Mahallede ömürler aksam üstü baslar/Hepsi burda buluşmaya gelir akşam/Başka dünyalardan ayaklar, başlar.”

Orhan Veli’nin 1937 yılında Mehmet Ali Sel takma adıyla yazdığı “Sicilyalı Balıkçı” şiirinde de insanın özünün izlerini sürmek mümkün. Zaten, Orhan Veli’nin şiirinin genel atmosferine baktığımızda bu insana yakın duruş duygusunu hissetmemiz mümkün. Söz konusu atmosfer Sicilyalı balıkçının konumunda şöyle şekillenir: “Yüz sene sonra bugünkü dünyadan/Bir tek insan kalmadığı gün,/Sicilya sahillerinde yasayan balıkçı/Bir yaz sabahı ağlarını atarken denize/Her zamankinden daha geniş gök yüzüne bakıp/Benden bir mısra mırıldanacak şarkı hâlinde/Bu dünyadan Mehmet Ali isminde bir şairin/Gelip geçtiğini bilmeksizin… Bu güzel düşüncenin olmayacağından eminim/Fakat nedense bu iş/Benim pek tuhafıma gidiyor.”

Orhan Veli, döneminin diğer bazı şairleri gibi aileden ve çevreden aldıklarının önemli bir bölümünü şiirlerine taşırlar. Dönemin özellikleri gereği, yaşama biçimleri ve hayat felsefelerine şiirlerinin doğrudan konusunu oluşturur. Orhan Veli’de bunun tipik örneklerine rastlamak mümkündür. Meselâ, “Süleyman Efendi’nin nasırı”nın şiire taşınması Orhan Veli’de insana bakışın belirgin örneğidir. Hayatın içinde küçük bir ayrıntı olarak görünen “nasır” ve “Süleyman Efendi” gibi hiçbir göze çarpan önemli özelliği olmayan Süleyman Efendi, Orhan Veli şiirinde baş köşeye oturmuştur. Söz konusu gözlem ve yaklaşımın anlatıldığı “Kitâbe-i Seng-i Mezar” şiirini yakından incelediğimizde bu durum gözümüzde daha da netleşecektir: “Hiçbir şeyden çekmedi dünyada/Nasırdan çektiği kadar/Hatta çirkin yaratıldığından bile/O kadar müteessir değildi;/Kundurası vurmadığı zamanlarda/Anmazdı ama Allah’ın adını,/Günahkâr da sayılmazdı./Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.”

Görüleceği gibi, Orhan Veli’nin insana bakışı oldukça saf, gözlemci ve iyi niyetlidir. Önemli bir mevki ya da makam işgal etmeyen, sıradan hatta sıradanlık da kötü hayat süren Süleyman Efendi, şiirde hikâye tadıyla anlatılarak okuyucunun gözleri önüne serilir. Bu yaklaşım tarzı, Orhan Veli’nin diğer şiirleri için de geçerlidir. Şairin, “Düşünme/Arzu et sade/Bak böcekler de öyle yapıyor” yaklaşımının temelinde de aslında yatan budur. Çünkü, sadeliğin, yoğun olmayanın, basitin şiirde olmasından yanadır. Bu yüzden, ileri sürdüğü tez ve yaklaşımlarda bunu ileri sürmektedir.

İnsan, Orhan Veli’nin Yaşamak, Anlatamıyorum, Güzel Havalar ve İstanbul’u Dinliyorum şiirlerinde de karşımıza çıkar. Bu, sözü edilen şiirlerde de insan bambaşka özellik ve davranışlarla karşımızdadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki, Orhan Veli, şiirine insanı taşırken sadece kendi hayal ve iç dünyasını değil; çevresinde gözlemlediklerini de şiiri imkân ve kurallarından geçirmiştir. Bu durumda, önce “Yaşamak” şiirine göz atalım: “Biliyorum, kolay değil yasamak,/Gönül verip türkü söylemek yâr üstüne;/Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,/Gündüzleri gün ışığında ısınmak;/Şöyle bir fırsat bulup yarım gün,/Yan gelebilmek Çamlıca tepesine…/-Bin türlü mavi akar Boğaz’dan-/Her şeyi unutabilmek maviler içinde.”

“Yaşamak şiirinde olduğu gibi, aynı şekilde, insanın hâl ve düşünüşleri başka şiirlerinde de geniş açılımlar kazanarak karşımıza çıkar. İnsana ait özlem ve düşünüşler onun “Güzel Havalar” şiirinde güzel bir anlatım ve tatla karşımıza çıkarılır. Bu etki ve izlenim yüzünden güzel havaları gördüğümüzde hep Orhan Veli gelir aklımıza. Havayı değil, gerçekten insanın yapı ve niteliklerini sergileyen bu şiiri bir kez daha hatırlayalım: “Güzel Havalar”. “Beni bu güzel havalar mahvetti,/Böyle havada istifa ettim/Evkaftaki memuriyetimden./Tütüne böyle havada alıştım,/Böyle havada şık oldum;/Eve ekmekle tuz götürmeyi/Böyle havalarda unuttum;/Şiir yazma hastalığım/Hep böyle havalarda nüksetti;/Beni bu güzel havalar mahvetti.”

“İnsan” konusunun, boyutları farklı örneklerde, değişik metot ve biçimlerde karşımıza çıkan bir örnek de şairin “Anlatamıyorum” şiiridir. Bir adı da “Moro Romantico” olan bu şiire bakacak olursak: “Ağlasam sesimi duyar misiniz,/Mısralarımda;/Dokunabilir misiniz,/Göz yaşlarıma, ellerinizle?/Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,/Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/Bu derde düşmeden önce./Bir yer var, biliyorum;/Her şeyi söylemek mümkün;/Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;/Anlatamıyorum.”

Sonuç. Orhan Veli’nin şiirlerinde insan önceliklidir. Yaşadığı hayatı, bütün insanlara uyarlama ve onların dünyasından hareketle şiire taşıma eğilimi söz konusudur. Diyebiliriz ki, Orhan Veli’nin ağırlıklı olarak üzerinde durduğu, işlediği konulardan biri de “insan”dır.  

Share

ŞİİR NEDİR Kİ?

Şiir bir iç kanaması, duygulanma, artı değerlerin, heyecan kümesinin soluklandığı, muhatabı kalbinden vuracak güzellikler abidesidir. Şiir, bir hevesin zihinle birleşmesi neticesinde akıp giden ve karşımızdakini galeyana getiren, odağında kültürün harmanlandığı, dinamikleri sağlam referanslara yaslanmış büyük bir nara veya haykırış toplamıdır.

Şiir, bizi bulunduğumuz yerden alıp bir yerlere götürendir. Şiiri kuşanmak gerekir. Onun çevrelediği atmosfer, insanın kendi yargılarının ötesine taşır. Yepyeni bir ufuk ve lirik kayboluşlar ülkesine sürükler. Şiir ve onun bizi taşıyacağı atmosfer bu olmalıdır.

Gönlün, kâğıda, mürekkebe aksinde şiir öncü bir yol tutar. Ferahlama durağı, sığınış, iç kale, kayboluş yumağıdır şiirin yansımaları. Biz, şiirin içinden geçerek ulaşırız yarına, sabaha ve umuda. Kendine çeken en uzun soluklanış elbette şiirdedir.

Kılavuz ve duygu şiirin içinde harmanlanarak en sıkı girdapların evrenini seyre çıkar. Dahası, kontrol, muhasebe, algılanış değişik kulvarlardan yansıyarak şiire girer. Ertuğrul AYDIN

Share

ASYA’NIN KOMŞUSU GAZİANTEP

“Bahçelerde zerdali” Gaziantep Türküsü

Batıdan doğuya giden İpekyolu’nun geçtiği Gaziantep, tarihi dokusunu hemen hissettiğimiz, hem Asya’ya, hem de Ortadoğu komşu özel bir kenttir. Gaziantep’in Mezopotamya ile Akdeniz’in tam da kesişme noktası yer alan konumu, bu kentimizin hep gözler önünde olmasına yol açmıştır.

Ünlü seyyah Evliya Çelebi, otuz yıl arayla 1641 ve 1671 iki kez ziyaret etmiş ve bu şehir için “dünyanın gözbebeği şehir” tanımlamasını yapmıştır. Nitekim, çağlar boyunca Gaziantep’e baktığımızda, kentte Paleolitik dönemden başlayarak; Hitit, Asur, Pers, Roma, Selçuklu, Türk-İslam ve Osmanlı izlerini görürüz.

Gaziantep’in genel görünüşüne baktığımızda da tarihî dokunun da korunduğunu gördük. Şehir, etnografya ve tarihi geçmişe dayalı olarak düzenlenmiş. Kent merkezinin içinden 14 km. uzunluğundaki Alleben Deresi bu görünüşe ayrı hava katmış. Gaziantep Kalesi ise, Jutinyas ve Romalılar döneminden sonra bugünkü hâlini almış. Biraz Halep kalesine benzeyen kalenin bir de “seyir terası” var. Buradan, hem vaktiyle, etnik kökenlerin yerleşime sahip olan şehrin panoramasını, hem de tarihe tanıklık eden Bileyli Han’ı (İpekçi han/Koza Han) görmek mümkün.

Gaziantep’i ilk kez 1999’da görmüştüm. Ankara’dan karayoluyla gittiğim bu ilk yolculuk ve ziyaretten büyük keyif almıştım. O gün, daha çok tam bir endüstri kenti görünümünde olan Gaziantep, bugün de bu özelliğini sürdürüyor. Ancak şimdilerde çevre, kültür ve artan yeni nüfus haraketliliğiyle endüstriyi yoğurarak tamamen çok-kültürlü bir merkez kimliğine bürünmüş.

Dünyanın en eski kentlerinden biri olan Gaziantep’i ikinci ziyaretimde hava yolunu tercih ettim. Uçaktan baktığımda, minareleri saymazsak tam Londra görünümündeydi. Gaziantep’te yapılacaklar listemin başına, Zeugma Mozaik Müzesi ile birlikte, kentin farklı dönemlerine değer ve dönemlerine ait eserlerin yer aldığı müzeleri, Gaziantep Kalesi’ni Bey Mahallesi ve eski Antep evlerini, tarihi bakırcılar çarşısını gezmeyi koymuştum. Bunların dışında, bir ‘gurme’ moduyla, 300’e yakın yemek çeşidi olan Gaziantep mutfak lezzetlerinin en azından bir kısmını keşfetmeyi planlamıştım. 

Yukarıda saydıklarımı tek tek yaptıktan sonra, kentin kuzeybatısında şehre bir saat kadar mesafedeki Dülükbaba Ormanları Gezi ve Mesire Alanı’nı gezdim. İlginçtir burada sımsıkı bir Ortadoğu havası/izlenimi aldım. Beşbin kişinin aynı anda faydanabildiği bu açık alanda, karaçam ve sedir ağaçları arasında kamp, dinlenme ve piknik yapabilme şansı var. Yemek masaları, çeşme ve taştan yapılan mangal yerlerinin bulunduğu bu alan tam anlamıyla bir mesire/şenlik merkezi. Pazar gününe rastlayan ve bir şölen atmosferinde geçen; kırk kilometrekarelik yüzölüçümüyle Türkiye’nin en geniş bu koruğulu olan Dülükbaba, bana Ortadoğu’da Birleşik Arap Emirlikleri’nin Sarjah kentindeki El-mamzar koruluğunda gördüğüm manzarayı hatırlattı.          

Gaziantep’teki kültür doku ve birikimini kendi kentimizle karşılaştırabiliriz. Ancak Gaziantep mutfağını karşılaştırmamız zor.Lezzet ve şöhreti dünyayı tutan Gaziantep mutfağında, kebaplar ayrı, tavalar ayrı, hamur işleri, et ve sebze yemekleri apayrı güzellikte. Baklava için ayrı bir parantez açmaya gerek yok. Tatlandırmada özel konumu olan Antep fıstığı nam-ı diğer “yeşil altın” ise, tatlıdan-tuzluya pek çok lezzete doğrudan katkıda bulunuyor.  

Sonsuz yiyecekler ve içecekler başkenti özelliğini taşıyan Gaziantep’te yemekler dışında en çok ilgimi çeken şeyler, tarihî simgeler, el sanatları, mitolojik semboller, menengiç kahvesi, mırra (acı kahve/a kind of dark Turkish coffee), taban taşı özel işlemeli Antep evi avlusu, 1900 yılına ait bir dizaynla sergilenen/boya kullanılmayan “gamekık” denilen cila sürülmüş oda modeli, eski kilim, kumaşlar, kök boya, polyester içinde muhafaza edilen el işleri, dalındaki hâliyle Antep fıstığı (pictacia vera) oldu. Kentteki “vilayet konağı” içinde yer alan Antep Savunmasını” temsil eden mozaik tablo, şehitler abidesi maketi, Gaziantep Kalesi’nin eski ve yeni hâlini gösteren figürler, kentin sekiz farklı bölgesine ait dönem fotoğrafları ile ülkemizde ilk kez yapılan bir “kırsal alan” haritası da ilgimi çekti. Bunların dışında, Gaziantep yerli literatüründe özel yeri olan Gaziantep halk mecmuası Başpınar ile 1959’da yazılan Türk Verdünü Gaziantep, Gaziantep’te Sanat ve Ticaret Dalları (1971), Gaziantep Dolaylarında Türkmenler ve Baraklar (1958) kitaplarını yakından görmek mutlu etti beni.

Bugün, Asya’nın komşusu ve dünyanın birçok kentiyle kardeş olan Gaziantep’e, kardeş olduğu kentlerden Lefkoşa’nın selamını ilettim.

 

Share

KİRAZ ÜLKESİ GİRESUN

   

“Giresun’un içinde iki sokak arası/

Altı kurşun attılar üç de bıçak yarası.”

 

Giresun’un içinde…

Bana, kendi yören dışında, hiç teklemeden ‘on türkü ismi say’ deseler Giresun bunların başında gelir. En başta da, “Giresun’un içinde iki sokak arası/Altı kurşun attılar üç de bıçak yarası” sözlerinin geçtiği bu türkü. Nedense, bu Giresun türküsünde hep yaşanmış/gerçekçi bir dramatik romanın temize çekilmiş hâlini görmüşümdür.  

İsminin kökeninde üç ayrı rivayetlerden biri olan Yunanca “kerasus-kiraz” kelimesine dayarak “kiraz ülkesi” dediğim Giresun, Anadolu’da çokca yolumun düştüğü kentlerden biri olmuştur. Osmanlı Tahrir Defterleri’nde Vilâyet-i Çepni adıyla geçen Giresun kenti, uzak ve yakın tarihimizin önemli merkezlerinden biridir.

Giresun, kendi adıma, daha orta ikinci sınıftayken keşfettiğim bir kenttir. O zaman yaşadığım kente on üç saat kadar uzak bir mesafedeki bu kenti Yurt Ansiklopedisi’nin sayfaları arasında gezinirken keşfetmiş ve akıl defterimin bir köşesine kaydetmiştim. Sonraki yıllarda, PTT’nin 1958-1960 arası çıkarmış olduğu “memleket seri’sindeki posta pulları arasındaki büyük ve küçük boy “Giresun” panoramalı pul, gözümde bu kenti romantik ve meraklandırıcı yapmıştı. Aslında, bugün de koleksiyonumda özenle sakladığım, kaleden şehir merkezine tutulan objektif hem kaleye, hem de şehir merkezinin silüetine yer verilmiş o pul, Giresun’u görünüm olarak baştan sona özetler gibidir.

Orta ikinci sınıfta akıl defterime kaydettiğim Giresun kentini yakından görüşüm üniversite üçüncü sınıfın yaz tatiline rastladı. Güney Kafkasya’dan Hazar Denizi’ne uzanan yolculuğumun ara duraklarından biri olmuştu Giresun. Önce şehir merkezini genel olarak bir kolaçan edip sonra da kaleden, kente ve “ada”ya bakmış sarp kıyılarıyla sarılı Karadeniz’in gülümseyişini yakından hissetmiştim.

Sonraki yıllarda, hırçınlıkla özdeşleşen Doğu Karadeniz’in bu uysal, romantik ve keyifli kentine pekçok kez yolum düştü. Evliya Çelebi ve Clavio’dan Fallmerayer’a kadar Giresun’a gelen bütün önemli seyyahların yazdıklarını okudum. Bu kentte görev yapan şair Orhan Şaik Gökyay’la ölümünden önce görüşerek izlenimlerini dinledim.

Gezmek, araştırma yapmak, konferans vermek, bilimsel-kültürel etkinliğe katılmak, seminer-atelye çalışmaları düzenlemek, yerel medyada konuşmak, fotoğraf çekmek hatta fındık tarımını yakından görmek gibi birçok vesileyle yolunu arşınladığım kent oldu Giresun. Ki, “Kiraz ülkesine geç kalmak telaşıdır/yüreğimi incecik kıran” mısralarının geçtiği “Sözlerimde Kalan Tortuyu Artıran Yok”, “Elmas Yüklü Göğün Kalesinde” ve  “İzcinin Düğümü” şiirlerimin arka palanını  buradan devşirdiğimi söylemeliyim.

Giresun, tıpkı türküsüne yansıyan “Bir fındığın içini/Yâr senden ayrı yemem” diye dile gelen aforizma gibi kendisini, mısır, fasülye ve kara lahanada süren bir ritüelin içinde toprak-insan diyaloguna  bırakır.

Japonya’nın Sagae ve Hiroşima şehirleriyle kardeş olan kent, temel geçim kaynağı fındıktan hareketle literatüre “çotanak” kelimesini armağan etmiş. Mitolojiye Aretias adıyla geçen Giresun adası ise, ülkemizin en çok yağış alan ikinci kentine bambaşka bir “fors” kazandırmaktadır.  

Milli Mücadele kahramanı Topal Osman’ın mezarının bulunduğu kale, eski Giresun evleri, wind-surf alanı olmayı hak eden Gemiler Çekeği, âşıklar yolu, Gazi Caddesi ve uzun yaz gecelerini renklendiren sahiliyle bu şehir, günümüz dünyasının alışkanlıkları ve yerleşik pekçok olgunun üstünde bir konuma sahip.

Giresun’da halk takvimi, Tirebolu çocuk oyunlarında söz, müzik ve ritim, Bektaş yaylası gibi birçok gezi, inceleme, tarih, dil, folklor, gelenek, turizm gibi dinamizm, heyecan, ahenk, diyalektik sorgulamayı da üzerinde taşıyan bu kentle ilgili yapılacak titiz bir literatür taraması ve kaynak analizi, kent ve bölge monografisi açısından gerçekten önemli olacaktır.

 

Share

Trenler Eskişehir’den Geçti

Ankara’dan hareketle yarılanan yol, arkanızda bıraktığınız bulut kümesi ve tozların uçuşan dinamik dokusu arasından sıyrılışınızın işaretidir. Bir edebiyat sempozyumu için, Karadeniz’den Eskişehir’e uzanan yolculuğumda, ünlü Fransız yazarı André Gide’in 12 Mayıs 1914’teki Eskişehir yolculuğunu hatırladım. André Gide, bu yolculuğu şöyle anlatır: “Dün kaldığımız Eskişehir’den sabah beşte hareket ettik. Tren şehrin güney batısında uzaktan fark edilen o esrarlı geçide giriyor. Kırmızı toprakları parçalanıp dağılan dağlar arasında bir vadi; dağlar pek yüksek değil ve yükseklikleri her tarafta bir; âdeta ölçüyle düzenlenmiş gibi, üstleri yatay ve her türlü bitkiden yoksun. Hayran olunacak temiz gök altında bu vadinin garip bir asilliği var.”

Önceleri, Sultanönü adını alan, 1289’da Osman Bey tarafından alındıktan sonra, şehir tarihinin çok eski olmasından kaynaklandığı düşünülen Eskişehir, ilk olarak şimdiki Odunpazarı semtine kurulur. M. Ö. 3500 yıllarına kadar uzanan bir yerleşim yeri Eskişehir’in Andre Gide’in kaleminde, âdeta büyülü bir hâl alır: “Düzlükleri kırpılmış gibi bir çimenle örtülü biraz yosunun yeşilleştirdiği barok tarzda, kül renginde birer hisar gibi yer yer toprağı beklenilmedik bir şekilde delip fışkıran bu garip kayaların ayağına kadar ekilmiş geniş sahalar…” André Gide’in bu anlatımlarına, arkadaşların, Porsuk çayının üstünde bir çay içme tavsiyeleri ve Eskişehir’e ait anılarının gözlerinde canlandığını belirtmeleri eklendi.

Sabahın ilk ışıklarıyla şehrin nefesini ensemde hissettim. Tarih ve zamanın şehrin ruhundan hiçbir şey kaybettirmediğini görmek güzel bir duygu. André Gide’in 1914’te gördüğü manzarayı kafamda canlandırdım. Ona göre, Eskişehir’de, “Toprak kızıllığını kaybediyor. Küçük sarp yamaçların sınırlandırdığı ince bir ırmak zeminin geniş kıvrımları arasında sayısız dolambaçlarla tereddüt etmekte.” Evet. Toprak-insan-şehir ruhu arasındaki ilişkinin çok net yaşanmışlığını imleyen Eskişehir, bize, sayısız duruş biçimini soluklandırma imkânı sağlamakta. Bu yüzden, Eskişehir’de oluş, huzuru yakından hissetmeğe vesile. 

Sempozyum sonrası gittiğimiz, Yazılıkaya ve Seyit Battal Gazi Türbe Külliyesi kent tarihinin öne çıkan eserleri. Mimarî yönü ile en eski ısıtma ve soğutma tertibatının bulunduğu türbe, bu yönüyle enteresan bir özellik taşımaktadır. Sağlam kale duvarları içerisinde su sıkıntısı çekilmemesi için kaya içerisine dünyanın en büyük su sarnıçlarının oyulduğu Yazılıkaya ise, ahşap mimarî taklit edilerek yapılmıştır. Bunların dışında, Alaaddin, Kurşunlu ve Ulu Cami ile Yunus Emre Anıtkabri de Eskişehir’de zaman tüneline yolculuğuna çıkmamızı sağladı.

Porsuk çayı üzerindeki Yalaman adasında oturup çayımı yudumlarken; Eskişehirli ünlü edebiyatçımız Mehmet Kaplan’ı, André Gide’in tren yolculuğunu, lületaşını ve “Aynam Düştü Yerlere” türküsünü düşündüm. Sonra, tren yolculuklarım akılma geldi. Eskişehir’den geçen trenlerin içe hüzün ve titreme veren seyirlerini de hesaba kattım ve trenler Eskişehir’den geçti.    

 

 

           

 

Share