bilimlerde kesişen nokta

Matematik dışında, Aristo’dan Rönesans’ın bitişine kadar hiçbir bilim diğerine model olacak bir gelişme göstermemiştir. Çünkü Aristo’nun nazarî, poetik ve tatbiki diye üçe ayırdığı bilimler, gerek anlatım eksikliği, gerek ilkel araştırmalar ve gerekse şüphe doğuran sonuçlar yüzünden yeterli kıvama ulaşamamıştır. Ancak, bir taraftan Galileo’nin çalışmaları, bir taraftan da Descartes’ın ortaya koyduğu ruh-beden, akıl-madde ikilemesi bilimler adına önemli bir hamle yapmıştır.  Daha sonra ise tabiat bilimlerinin gelişmesi, fizik ve insan bilimleri arasındaki kopmayı başlatır. Ortaya çıkan bu ikili çatışma, insan bilimlerine (beşeri ya da manevi) bağımsızlık yolu açar. Bu noktada Kant, geliştirdiği eleştirel felsefenin temeline bu kopmayı monte eder.

Ortaya çıkış tarihleri bakımından matematik, fizik, biyoloji, psikoloji, sıralamayla gelişen bilim dallarının, yapılan analizler sonunda bu sıralamada her iki uçta yer alan birbirine yaklaştığı görülür. Bu nedenle, bilimler arasında bir kesişim noktasının olduğunu kabul etmek gerekir. Zaten genel olarak, iki ana başlık etrafında (kozmolojik ve noolojik) toplanan bilimler kendi arasında dört alt başlık etrafında şekillenir. Hemen belirtmek gerekir ki, kozmolojik bilimlerin safında yer alan matematik, fizik, tabiat ve tıbbî bilimler de noolojik bilimlerin kategorisindeki felsefî, dialegmaique, etnolojik ve siyasî bilimler gibi bölümlere ayrılır. Noolojik bilimlerin potasında yer alan felsefî bilimler, psikoloji, metafizik, etik ve teleziyoloji olarak sıralanırken; dialegmaique’in safında, edebiyat ve pedagoji görülür. Aynı şekilde, etnolojik bilimler de bünyesine etnoloji, arkeoloji ve tarihi, siyasî bilimler ise iktisat, hukuk ve politikayı alır. Bu noktada, kozmolojik bilimlerden matematiğin çatısında, geometri, mekanik ve aritmetik yer alırken; fiziğin hanesinde fizik, jeoloji ve teknoloji bulunur.

Bilimlerin sınıflandırılması konusunda görüşlerini açıklayan Bacon, d’Alembert ve Ampere, birbirinden değişik kanaatlere varmışlar. Bacon, yapılan bütün metot ve sınıflandırmalara güvenmediğini açıklayarak; yapılanların ilmî çalışmanın gerçek mahiyetine yabancı olduğu, ince ve kısır ayırımları bir araya getirme gayretinden öteye gitmediğini söyler. Öte yandan, epistemolojik ayırımı ruhun melekelerinde, yani şiirin kaynağı olan hayal, tarihe dayanaklık eden hafıza ve felsefenin temeli olan akılda arar. Bacon, böylelikle, bize, akıl bilimleri diye üç bölümden söz eder:

1. İlahiyat,

2. Nazarî ve Uygulamalı Bilimler,

3. İnsanî Bilimler.

d’Almbert ise, sınıflandırmasının alt kümesinin ahlâk hanesinde hukuk, iktisat ve politikayı, mantık etrafında ise pedagoji, filoloji ve tenkidi göstererek farklı bir yol izler. Fizikçi ve filozof olan Ampere de kozmolojik ve noolojik olaylar arasındaki farklılıktan hareket ederek yapılan sınıflandırmalara felsefî bir temel kazandırmaya çalışır.

Bilimleri bir başka açıdan ele alan Spencer, mücerret-müşahhas ayırımına gider. Spencer’e göre bilimler üç başlıkta toplanmalıdır. Mantık ve matematik gibi mücerret olanlar, jeoloji, biyoloji ve sosyoloji gibi müşahhas olanlar, bir de fizik, kimya, mekanik gibi mücerret-müşahhas arası yol çizenler. Öte yandan Marx, felsefî ve ilmî olanı aynı sistem içinde uzlaştırmaya çalışan girişimlere bir hayal gözüyle bakarak; tabiata biliminin sanayide oynadığı kurtarıcı rolü kabul eder. Marx’a göre, tabiatın sosyal gerçekliği ve beşerî tabiî veya insanın tabiî bilimleri ifade bakımından aynıdır. Buradan hareketle Marksizm’in beşerî bilimlerin genel teorisini geliştirmeyle ilgili teşebbüslerde etki etmediğini söyleyebiliriz.

Bilimler üzerine yapılan bu sınıflandırmalar, bakış açılarının genişliğinden olsa gerek, uzlaşmacı bir yön oluşturamaz. İlmin realitesini pek zedelemeyen bu tasniflerle genişleyen boyutlar, düşünen kafaların dayatmacılığa karşı olduğunun göstergesidir.

Bilimleri kesişim noktaları bakımdan karşımıza alalım. Bu karşı alışta Boeckh, “Bütün bilimlerin tarihi filolojiktir” görüşüyle karşımıza çıkar. Gerçekten temeline filolojiyi alan bilimler, filolojiyle kendi akışları içerisinde bir bağlama çizgisi meydana getirirler. Demek oluyor ki, filoloji, yalnızca dilbilimi ve siyasetle değil, matematik ve botanik gibi bilimlerin tarihiyle de ilgilenir. Bu noktada, filolojiyi, siyaset, sanat, hukuk, ahlâk, kültür ve dinin özeti gören A. Wolf, Julien Freund’a göre Hegel’i yanıltmıştır. Çünkü Hegel de Wolf’a dayanarak filolojiyi bir meseleler yığını olarak görür.

Söz filolojideyken, bu alanın, belki de en zor irtibatlandırılacak bilim kolu felsefeyle olan ilişkisine geçelim. Matematik ve fizik yaratıcılığı doğrudan olan felsefenin filolojiyle kesişmesi, onun envanterinin doğru yorumlanması noktasındadır. Keza, Platon’un fikrini doğru olarak yorumlanmasının yolu filoloji eğitimine sahip olmaktan geçer. Demek ki filoloji, mevcut olanın yanlış yorumlanması, tahrif edilmesi gibi engellerden korunmasını sağlar. Filoloji, böylelikle dilbilimin sınırlarını aşarak tarihle de kaynaşır.

Kesişim noktası için sosyolojiyle felsefe arasındaki münasebete bakalım. Sosyoloji, felsefeye toplumsal, siyasî ve ekonomik olayların çözümlenmesinde insan teolojik ve metafizik açıklamaları aşma imkânını sağlar. Sosyoloji için, “rolü küllî olmak olan hususi bir ilimdir” görüşünü savunan Augusto Comte, sosyal ortamın incelenmesinde fizikî ve organik şartların bilinmesinin sosyolojiden geçtiğinin iddia eder. Aynı şekilde, bunu destekler mahiyette, bir bilim tarafından kullanılan metotların diğerlerine de uygun olacağını ekler. Stuart Mill, Comte’un görüşlerine katılır biçimde “ilim birliğinin temeli, ilmî akıl yürütmenin metodolojik birliğidir” der.

Tarihle psikoloji arasındaki bağlantıya bakalım. Tarih, yalnız gerçekleşmiş olanın değil, aynı zaman da sürüp giden hayatın da dokusu olduğundan, bilimlerin her konusu tarihçinin bakışında bile tarihî olma durumundadır. Psikolojinin konusu, tarih ve toplumun yüklendiği bilimlerin yorumlanması olduğundan, insan ve muhitini oluşturan çeşitli belirlemelerin teşekkülünü analiz eder. Böylece beşerî olan varlık hem uygulama alanında hem de teoride kendini izah eder.

Taine, tarihi de içine alan geniş bir bakış açısıyla manevi bilimlerin temel rolünü psikolojiye dayandırır. “Kristaller iptidaî geometrik bir unsurla açıklandıkları gibi medeniyetle de iptidaî psikolojik bir unsurla açıklanır” diyen Taine, hadiseye çağrışımcı bir psikoloji anlayışıyla yaklaşır.

Bilimlerin kategorilere ayrılması, onların inceledikleri konuların farklılığından değil, metotlarının farklı oluşu üzerine temellenmektedir. Wundt’un psikolojisinin metodunun tabiat bilimlerinin metotlarından farklı oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü Wundt, tecrübeye dayalı olmayı esas almıştır. Fakat hiçbir metodun sonsuz olmayacağı ya da model olarak geçinemeyeceği gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, tabiata dayalı bilimlerle kültür bilimleri arasındaki temel fark, birinin belirlemediğini diğerinin nitelendirmesine dayanır. Bu nedenle, her ikisi de bilimsel olduğundan, birini diğerinden üstün tutma anlayışı yanlıştır. Dolayısıyla, bilimlerden birinin üstünlüğünü ortay koymak yerine, bilim türleri arasındaki ilişkileri düşünmek daha doğru olacaktır. Öyleyse, epistemolojiye dayalı çatışma ortadan kalkmalıdır.

Share

postmodern(izm)e açılan dönemeçte şiirimizin konumu

“onbinlerin göçü/onbinlerin gücü/tırabzan/Trabzon/trap zan/trap/son”

E. A.

Tanzimat’ın hemen sonrasındaki Ara Nesil topluluğunun temsilcilerinden olan Mehmet Rıfat, şair ve ressam gibi güzel sanatlarla uğraşan sanatçıların, ‘zevk-i selim’ ve ‘fazilet’ gibi iki ayrı kabiliyete sahip olmaları gerektiğini söyler. Hemen arkasından da, bu yeteneklerden herhangi birinin eksik olması durumunda ortaya konulan eserlerin takdir göremeyeceğinin altını çizer. Mehmet Rıfat, şair ile ressam arasındaki kıyaslamasının devamında, ‘her şair bir ressamdır’ tezine ileri sürmekten kaçınmaz. Esasen, şiirimizde post-modern arayış ve açılımların temeline iniş rotamızı, bu devir ve onun sonrasındaki kuşağın temsilcilerinden olan Tevfik Fikret ve Cenab’ın şiirlerine kadar devam ettirebiliriz.

1895’te vurgulanan yukarıdaki tespitin, batıda 1939’tan başlatılan post-modern yaklaşım arasındaki elli yıla yakın zaman kaymasını, bu akımın, XIX ve XX. yüzyıl başlarındaki diğer akımlarla kesişen/benzeşen yanlarıyla ilişkilendirebiliriz. Özellikle, ekspresyonizm ile sürrealizmin prensiplerine yaslanan şiir anlayış ve terminolojisini post-modern yaklaşımla bağdaştırmak mümkün.

1882’de, o döneminin öne çıkan dergilerinden Mirat-ı Âlem’de başlayan resim altı(na) şiir yazma modası, edebiyat sosyolojisinin dikkat çekici bir argümanı oluş dışında, güzel sanatların birbiriyle kesişen noktasını da su yüzüne çıkarmaktadır. Ki, burada post-modernizme aykırı gelmeyen bir durum vardır. Bu modayı,  otuz civarındaki ‘tablo altı’ şiiriyle geliştiren Tevfik Fikret, fanteziden öte şiirin başkalaşımdaki açılımını da yoklamış olur. Diyebiliriz ki, sadece şiir değil, edebiyat, felsefe ve mimaride de etkisini gösteren postmodernizm, yeni ile gelenek arasındaki şekillenişinde kronolojiyle bağlantısını koparmaması dikkat çekicidir.

Bugün, günümüzün şiirinin sorumluluğunda, post-modern arayışların içinden geçerek salt bireyci ve parolacı yaklaşımlara ve merkezden uzaklaşmak esasına dayanan ritmik organizeler ile şiirden resmi telkin beklemek g e r ç e ğ i n ay(ı)rımını şekillendirecektir. Hemen belirtelim ki, içerik (öz) ve konu (mevzuu) eksenli sahte (şiir) ile şairaneliğin şiir sanılma riski arasından giden yan çerçeveli yaklaşımlar ne şekil, ne de diyalektik kazanımların hanesini güçlendirir.

Şiirin temel damarından gelen orijinalite, anahtar ve metodolojiye ait kıstaslar, belirgin realitede kendisine yer bulur. Çünkü şiir, en nihai noktada, bir iç kanaması, yüksek frekansta duygulanım/artı değerlerin ve heyecan toplamının soluklandığı, öncelikle muhatabı kalbinden vuran bütünlükle ortaya çıkar. Bu nedenle şiirin, diğer bir taraftan da, duygu yükünün zihinle birleşmesi sonrasında akıp giden, lirizm kazandıran, odağında kültürün harmanlandığı, dinamikleri sağlam referanslara dayanan büyük bir haykırış rolü ortaya çıkar. Tam bir güzellik abidesi olur. Bu yüzden de, bizi, bulunduğumuz yerden alıp başka yerlere götürür. Aynı zamanda, kâğıda, mürekkebe yansımasında daima bir öncü güç, ferahlama durağı, sığınış ve iç kale yansıması barındırır.

Eski Türk şiiri ile birlikte, Sümer, Mısır, Hint ve Latin şiirinin de temelinde insana ve insanî duygulara ait bir yakınlık hissederiz. Postmodern tarz, buna uzak ve karşı değildir. Böylece şiirde, duygunun akışında biz, sanki onun içinden, bilinç süzgecinden geçerek bir realiteye ve aydınlanmaya ulaşırız. Bu noktada, ünlü ressam Ayvazovski ile Victor Hugo’yu karşı karşı karşıya getirerek; Hugo’nun bir deniz manzarası tasviri ile Ayvazovski’nin tablosunun hiç bir zaman aynı derecede etkili olmayacağını söylemek gerekecektir.

Şiirimizde Yahya Kemal’le başlayan dönüşüm ile batı şiirinin Ezra Pound, Paul Valéry, Eluard, T. S. Eliot gibi isimlerinden gelen örnekleriyle çıktığımız yolculuk, İkinci Yeni süreciyle yeni bir yol ve anlam kazanır.

Modern Türk şiirinin 1955 sonrası gelişiminde önemli köşe taşlarından biri de, beslenme kaynaklarının çokluğu olmuştur. Öyle ki, Fecr-i Âti kadrosundan derin sembolizm(a) ile sıyrılan Ahmet Haşim çizgisinin Asaf Halet Çelebi ve Behçet Necatigil’de süren izler bizi heyecanlandırır. 1970’lerin “güme” giden ideolojik çizgisinden sıyrılışında ise, “Sana Bana Vatanıma Ülkemin İnsanına Dair” gibi istisnai örneklerle birlikte, “sekenlere” sarkan uzun soluklu şiirin, “İkinci Yeni” geleneğinden gelen kapalılık, (s)imgelere yaslanma ve son iki yüz yılın şiir sanatının (poetika) damarlarına ait ara başlık ve kesitler ile izleğe dayalı çerçeveleri bağımsız çalışmaların konusunu oluşturacaktır.

Modern şiirimizin yol alışında hiç şüphesiz ikinci yeni kaynağından gelen akış, bundan önceki bazı çalışmalarımızda da zaman zaman altını çizdiğimiz, çeşitli boyutlarına değindiğimiz oluşum ve köşe taşlarının, ana hatlarıyla, XX. yüzyılın ikinci yarısını meydana getiren Türk şiir geleneğinin ilke ve yönelişlerini çerçevelemektedir. Modern şiirimizi zenginleştiren örnek ve imzaların varlığı, yeni bir yüzyılın başlangıcına, öncekilere göre daha muğlâk giren edebiyatımızda, potansiyel bir zenginlik kadar, kökeni/tabanları açısından tartışmalara da yol açmaktadır.

Şiirin hayatın içinde aktüel bir konu olarak konuşulduğu 1940’larda, Orhan Veli şiirine yöneltilen eleştirilerin dozunu bugün gülümseyerek okumamızı postmoderniteyle ilişkilendirebiliriz. Öte yandan, şiirde zamana ilişkin postmodernite problemi, elbette ki, hemen çözüme erdirilebilecek bir mesele değildir. Uç noktalarında çıkmaza kapılarını açan mihenk boyutları ve netleştirilemeyen bilinç dağarcığıyla da kendini şekillendirir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bitiremediği şiirlerinden biri, dahası bunlar arasında en önemlisi olan “Eşik”te gerçekten de, “eşikte duruş”un varlığına işaret edilir. “Eşik”te, “araf”ta oluşun sancıları ile beynelmilel bir duruşa dayanan saptanışların izi de karşımıza çıkarılır. Bu bitmeyen/tamamlanamamış şiiri, Tanpınar manzumeleri arasında, “Bursa’da Zaman”dan sonra ikinci sıraya koyan değer, aynı zamanda varlık probleminden gelen içi hesaplaşmaların, doğu-batı boylamındaki ikilemini sorgular. Varlık konusu, özellikle kapalı bilincin kıyısını yoklar. Ki, burada da Mevlâna, Asaf Halet, Zümrüt-ü Anka gibi simgelerde karşılığını bulan anlatımlarının gelenek endişesine dayanan bir boyut ve onun çerçevesini hatırlarız.

Nesir alanında öne çıkan çağı/zamanı sorgulayış noktasında, Marcel Proust’un Geçmiş Zaman Peşinde ile verilen işaret fişekleri, geçen çağın ortalarında Abdülhak Şinasi ile Tanpınar’ı nasıl etkilediyse, günümüz sanatçısını da o nispette düşünmeye davet etmektedir. Ahmet Haşim’in şiirde söz sanatlarını referans alan “yorgun bulut” benzetmesi, Octavia Paz’ın “yalnızlık dolambacı” ve Özdemir Asaf’ın “Yalnızlığa Övgü” şiirinde sözünü ettiği “sağır yalnızlık”, “boyuna kapısına döner” yaklaşımlarının temelinde, “kendine kapanan kelebek”in geniş coğrafya diliminde ve önceki bazı kuşakların söyleyişindeki sunuluş biçimidir. Buna Cemal Süreya’nın “Bütün kara parçaları/Afrika dâhil” mısralarını hatırlatan bu isimlendirme/sembolizasyonunu katabiliriz.

Orhan Veli şiirine yöneltilen keskin eleştirilerden biri olan, “herkes şairden yeni zamanların sesini beklerken Orhan Veli biraderimiz rakı şişesinde balık olmak sevdasında” yaklaşımı, ya bu tarz indirgemeler, sosyo-dramatik eleştiriden ziyade şiirde hayatın kıyısıyla uzağı arasındaki farklılıkları göz önüne sermektedir.

Cahit Külebi şiirinin, toplumcu-gerçekçilikle çakışan boyutlarına baktığımızda, sosyal realitenin, iç’e dönük yakınmalarının, biraz da ironiyle birleşen hallerini görürüz.  Bu durum, bilinç ve varlık problemine bağlı konudur. Sonraki dönemlerde, İsmet Özel’in, “Muş’ta Bir Güz İçin Prelütler” adlı şiirinde,  ‘günler ellerimi sildiğim birer üstüpüdür buralarda’ söylemiyle mekânın insanı etkilemedeki gücünü en yalın haliyle açığa vurur. Bu ise, Albert Camus’nun Cezayir’in Oran kentindeki sıkıntısının Türkiye coğrafyasındaki versiyonudur aslında.

Üniversitede okuttuğumuz, Metin Çözümlemeleri, Edebiyat Eleştirisi, Metodoloji gibi derslerde ele aldığımız edebî metin yorumlarında, epistemolojiden ontolojiye kadar giden çizginin izlenişine de dikkat ederek; her şeyden önce, esastan uzaklaşmamak kaydıyla, tamamlayıcı ayrıntıların varlığına da işaret ederiz. Ancak Mehmet Kaplan’la başlayan şiir analiz sisteminin çağdaş Türk şiirinde belirlediği rota, “devir-şahsiyet-eser” çizgisini esas alan yöntemi temel açıdan önemli bir yol haritasıdır. Bunun dışında, değerli hocam Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün büyülü dersleri arasında yer verdiği, henüz basılı kayıtlara geçmeyen, T. Fikret, Cenap, Ahmet Haşim şiirlerinin sistematik ve derinlikli tahlillerinin altını çizmeliyim. Bizden önceki kuşaklara, yaptığı metin şerhi dersleriyle klâsik şiirimizi sevdiren Ali Nihat Tarlan da, şüphesiz, dönem dönem dışlanan ve yadırganan bir edebiyat kalesine hangi yoldan gidileceği konusunda yepyeni bir pusula ortaya koymuştur. Bugün ise, şiir çözümleme edebiyat tarihinin bileşkelerinden hareketle bir metne yaklaştığımızda, bu yol açıcı değerleri dikkate alarak; eldeki metinlere yeni değer ve yöntemler çerçevesinde yaklaşabiliriz.

Share

edebiyatın siyasetle kesişen noktasında yazar ve şairlerin tutumları

“Politika üstünde edebî etki konusunu, yalnızca felsefe olarak değil, hayal gücü olarak daha da geliştirebiliriz.” T. S. Eliot

ÖZET

Siyasetin yeri, hem batı edebiyatında hem de Türk edebiyatında azımsanmayacak ölçüdedir. Siyaset, hem yazar ve şair kimliklerinde, hem de ortaya konan eserlerde kendini gösterir. Siyasetin değişik bilim dallarında hissettirdiği etkiyi edebiyatın hanesinde de görürüz.

Siyaset kavram olarak,  felsefe, siyaset bilimi alanlarına sağladıklarını edebiyatın hanesinde de görebiliriz. Edebiyatımızın 1839 Tanzimat Fermanı’yla girdiği yenileşme devresi, bizzat siyasal olayların içinden geçerek oluşum kazanmaya çalışmıştır. Bu yenileşmenin ilk mensuplarından Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın önemli roller üstlendiklerine tanık oluruz. Hem o devrenin şiir çizgisinde, hem de Tük edebiyatında, 1872’den bugüne dek sayısı dört bini geçen popüler tür romanın siyasetle barışık yanlarını yakından hissedebiliriz.
Edebiyat bilimi ve edebiyat tarihinin önemsediği bir tür olan roman, sosyal hayat, dünya görüşü, felsefi çerçeve, düşünce iklimi noktalarında, hemen hissedilmeyen bir mesajı, algılatmayı da içinde barındırır. Bu nedenle, siyasal bakışın, romancı dünyasında, kahramanların ele alınış/işleniş biçimlerinde saptanabilir. Problemin özümsenişi ve olayların aktarımı, yazar kimliğini de açığa çıkarır.

Hemen belirtmek gerekir ki, edebiyatımızın Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet devri gibi dönem veya devrelere ayrılışında, son yüz elli yılın siyasal olaylarının etkisi vardır.

Anahtar Kelimeler

Edebiyat, Siyaset, Edebiyat-Siyaset İlişkisi, Yazarda Siyasi Aktör, Siyasal Bilinç.

ABSTRACT

The place of politics both in Western Literature and Turkish Literature is of significence. Politics can be seen in the philosophy if a poet and novelist as well as in their writings. At the same time, the impact of politics on different sciences can also be noticed on literary work, as well.

As a concept, politics provides whatever possible to philosophy and political sciences, as well as literature. The reformation of literature with the announcement of Tanzimat edicts begins with political filtration. We notice Sinasi, Namık Kemal and Ziya Pasha as the main figures of the reformation period. Both the underlying notions of the period are seen in the poetry and the popular literary works since 1872 both of which had been in great harmony with politics.

Novel which is given utmost importance by the art of literature and the history of literature, gives certain idea about the social life, world view and philosophic understanding and also it preserves a message which is not sensed; however, at the same time make it understood to the avoidance. For this reason, the reference and the roles of the figures in the novel can be figured out by looking at the political understanding. As a result, the understanding of the problem and the reflection of the incidents do shed light on the identity of the author.

At this point, it is necessary to point out that, the classification of Tanzimat, Meşrutiyet and Cumhuriyet periods depend on the political environment and incidents of the era.

Key words: Tanzimat, Literature, Politics, Literature-Politics Relationship, Author as Political Figure, Political Awardness.

Siyaset, hem edebiyat mensuplarının görmezlikten gelemedikleri bir alan, hem de roman, deneme, tiyatro gibi edebiyat türlerinin başvurduğu, ele aldığı konulardan biri olmuştur. Tanzimat öncesindeki Pertev Paşa ve Sadullah Paşa gibi şairlerde kısmî bir biçimde gördüğümüz edebiyat-siyaset yakınlaşmasına, Tanzimat sonrasında daha belirgin bir biçimde rastlarız. Siyaset, özellikle 1840–1855 yılları arasında, Tanzimat sonrası Türk edebiyatının ilk devre isimlerinden olan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’da, başköşede yer edinmiştir. Bunun böyle olmasında, bu şair ve yazarların, siyasetin bizzat içinde yer almaları ve siyasî görevlerde bulunmalarının payı büyüktür.

Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in, şiirdeki söyleyiş biçimi, klâsik edebiyatımızdaki tariflerin dışına taşarak; şiire, ahlâkî, felsefî ve sosyal görevler yüklemiş ve yepyeni bir içerik zenginliği kazandırmışlardır.[1] Bu noktada, Şinasi’nin Mustafa Reşit Paşa’yı ön plana alan çizgideki, konu benzerliği gösteren dört ayrı “kaside”si, Namık Kemal’in Ali Paşa ve Mahmut Nedim Paşa ile ilgili yazdıkları, Ziya Paşa’nın ise, “Terkib-i Bent”teki sistem eleştirileri, edebiyatın siyasetle soyut-somut yakınlığını vurgulayan önemli örneklerdir. Ancak, Tanzimat’ın ilk devre temsilcilerinin değişik boyutlarıyla işledikleri siyaset “mevzuu” ya da siyaset-edebiyat diyalogu, ikinci devrenin temsilcileri olan Recaizâde Ekrem, Abdülhak Hamid, Samipaşazade Sezai gibi isimlerin fazla ilgi gösterdikleri bir beslenme kaynağı olmamıştır. Çünkü bu devre temsilcilerin önce hem siyaset yoğun işlenmiş; hem de onlar için ferdi ıstırap, endişe, ihtiras ve küçük hassasiyetler ön plana geçmiştir.

Edebiyatımızın, özellikle, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köklü bir değişim ve farklılaşmanın içine girdiğini görürüz. Bu tarihten sonra, hem toplum ve aydınlarımız, hem de sosyal ve kültür kurumları sanat ve edebiyatta kendisi için tamamen farklı bir medeniyet olan “batı medeniyeti”yle tanışır. Önceleri, siyasî ve askerî alanlardaki bu etkileşim, sonraları sosyal ve kültür platformuna da yansır. Bu durum, ister istemez edebiyatımızı da etkiler. Siyaset bu yönüyle, hem edebiyat sosyolojisi hem de salt edebiyat-siyaset bileşkesiyle karşımıza çıkar. Öte yandan, batı medeniyetinin, teknik ve askerî alanlardaki üstünlüğünü kabul eden XVIII. yüzyıl yazar ve şairlerinin, Avrupa kültürü hakkında yeterli bilgiye sahip değildirler. Fakat bu, XIX. yüzyılın ortalarından sonra, Fransızca tercümelerin yardımıyla değişir. Çünkü o dönemde, bir yandan batıdan tercüme edilen yeni edebî türler tanıtılırken; diğer yandan da bu türlere ait örnek eserler verilmeye başlanır. Böylece, batılı edebiyatçılara büyük ilgi duyulmaya başlanır. Ancak batılı yazar ve eserlere duyulan ilgi, belli bir değer ölçüsüne göre seçme değil, gelişi güzel olmuştur. Bu yüzden, tercih edilen eserler arasında ikinci derece şahsiyet ve eserler de önemli bir çoğunluk oluşturur. Öte yandan, Avrupa’ya gönderilen sefaret mensubu, gezgin ve aydınlar oradaki gözlem ve izlenimlerini kayda geçerken; o dönemde çıkmaya başlayan gazeteler de Avrupalıların çeşitli alanlardaki gelişmelerine dair verdikleri birçok haber ve bilgilerle toplumunun düşünce ufkunu genişletirler. Söz konusu kişiler arasında, 1720’de Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin, dokuz ay süren ziyareti sonrası hazırladığı raporda “batı”nın temel yaklaşım ve felsefelerini, yaşayış ve yönetim biçimlerini incelemesi oldukça dikkat çekicidir.

Yenileşme devri Türk edebiyatında, edebî faaliyetlerin içinde gazetenin yerinin önemli olduğunu görürüz. Keza, ‘yeni’ edebiyatımızın kültürel zeminini oluşturan değerlerden biri de gazetelerdir. Gazete, düşünce ufku kadar, siyaseti de gündeme taşır. Böylelikle, yazar ve şairlerde fikir birinci plana yerleşir. Nitekim bu dönemde, Türk edebiyatı, yeni yolda yayılma ve gelişme gösterirken; gazetelerde edebiyat sütunları açılır. Böylece, yeni devirde yazılan eserlere gazeteler de yardımcı olur. Siyasî fikir hareketleri açısında önemli olan bu devir gazetelerinde çoğunlukla batı kaynaklı haberler ağırlık kazanmıştır. Zaman zaman, tarım, ticaret ve sanayinin gelişmesi için yazılan yazılara rastlanır.[2] Gazetenin fikir dünyamıza kazandırdıkları konusunda Tanpınar’ın görüşleri önemlidir. Tanpınar’a göre, “gazete”nin rolü hiç bir yerde bizdeki gibi olmamıştır. Yine, gazete, başka yerlerde, düşüncenin daha geniş çerçevede topluma yayılması için seçtiği hareket alanlarından biridir. Arka plânında, toplum problemleri ve günlük hayatla daima bir bağlantısı olan düşünce dünyası hâkimdir. Bizde ise, bütün hareketler gazeteden gelir ve kitleler onun etrafında kurulur. Nitekim II. Mahmud devrinden sonra önem verilen eğitimi gazete tamamlamıştır. Kitleler gazete aracılığıyla okuma zevkini tadar. Bu arada, herkese hitap eden bir yazı dilinin meydana gelmesine katkıda bulunur. Ayrıca, tiyatro, roman, makale, eleştiri ve deneme gibi edebî türler de gazete aracılığıyla edebiyatımıza girer.[3] Bu durum, toplumdaki düşünce alanının genişlemesini sağlamıştır. Öte yandan, gazete, edebiyat önemli türü olan şiiri de etkilemiştir. Şinasi’den başlayarak, dönemin çeşitli önemli şiirleri gazetede yer almaya başlamıştır. Nitekim Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”, Ziya Paşa’nın “Zafernâme”si ilk olarak gazetede neşredilir. Tanzimat devrinde, edebiyatla sosyal hayat iç içe yürür. Bunun en önemli sebeplerinden biri basınla edebiyatın paralel yürümesidir.[4] Basın, en karakteristik özelliği gereği, halka açılmak, halkın problemleriyle kendi problemlerini birleştirmek durumdadır. Bu nedenle de, XIX. yüzyılda, basın, siyaset ve edebiyatı birbirine yakın görürüz. Keza, bu devirde, birçok edebiyat türünün ve edebiyatçının yayın alanını matbuat oluşturur.

Değişim ve yenileşmenin XIX. yüzyıl ortalarında tartışmasız bir ismi vardır. O da İbrahim Şinasi Efendi, yani Şinasi. Edebiyat tarihçileri, fikir ve edebiyatımızdaki yeniliğin bilinçli ve sistematik bir şekilde Şinasi’yle başladığı görüşünde birleşirler. Yüksek öğrenim için Fransa’ya giden Şinasi, burada beş yıl kalır. Bu zaman diliminde, Avrupa’yı yakından tanıma imkânı bulan yazar, yurda döndükten sonra, orada gördüklerini kendi fikirleriyle sentezleyerek uygulama şansı bulur. Özellikle de, Tercüman-ı Ahval gazetesiyle fikir ve edebiyat hayatımıza yeni bir ufuk açar. Ziya Paşa ve Namık Kemal de, Şinasi’nin açtığı bu yolda ilerler. Bu yeniliklerin izlerini, daha sonra Namık Kemal’den 8–10 yaş daha küçük olan Recaizâde, Hâmid ve Muallim Nâci, bu kültür ve sosyal değişmeyi edebiyatımızın gelişmesi için sürmeye çalışırlar.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru belirgin bir şekilde görülen, şiirin temel taşlarından biri olan nazım şekillerindeki çözülme ve değişme dikkati çeker. Bu arada, hem nazım şekilleri, hem de bu şekillerin gerektirdiği kafiye örgüleri üzerinde bazı aksaklıklar veya bilinçli yapılan tasarruflar ortaya çıkar. Bu değişiklikler, şiirde beyit ya da bentlerin sayı bakımından artışı, eksilişi, bazı nazım şekillerinde fazladan, farklı yapıya sahip mısra ya da beyitlerin eklenişi gibi değişmelere rastlanır. Bütün bu değişmeler, özellikle, değişen ve yeni gelişen fikir ve sosyal konumun edebiyata aksedişi sonucu ortaya çıkan muhtevadaki değişikliğin ortaya koyduğu şartlar nedeniyle kendini açık bir biçimde gösterir. Bunların dışında, şiirde adalet, hürriyet, medeniyet gibi temaların işlenmesi edebiyatın siyasal yaklaşımı da şemsiyesi altına alışı söz konusudur. Bu, söz konusu yenilikler, batı medeniyeti ve yine batı medeniyetinin etkisi altındaki kültürle yetişen şairler, önce aldıkları yeni fikirlerin beslediği muhtevayı, ister istemez eski şekiller dâhilinde sunmuşlardır. Daha sonra, batı edebiyatına açılmanın ortaya çıkardığı ufuk genişliği, içeriği değişen şiirimizin yeni nazım şekillerinin kullanmasına yol açmıştır. Diğer yandan, batıya açılmanın ilk adımlarından birinin de “tercümeler” olduğunu görürüz. Başta Fransız edebiyatı[5] olmak üzere İngiliz, Alman, Rus, Yunan ve İtalyan edebiyatlarından yapılan bu tercümeler, edebiyatımızın şekil ve içerik bakımından batıdan etkilenmesinde rol oynamışlardır.

Aktüel problemler, tarihe gidilmeden çözülemez. Bu yüzden de, eski kaynaklara gitme zorunluluğu her zaman karşımıza çıkar. Aynı şekilde, edebiyat ve kültür devirleri, sadece edebiyat tarihlerinde tanıtılan şahsiyet ve eserlerden ibaret değildir. Her devir ve şahıs, grup ve akımların paralelliği söz konusudur. Keza, edebiyat tarihlerinde tanıtılan şahsiyet ve eserlerin arkasında zengin bir kültür hayatı vardır. Bu nedenle, eldeki malzemenin bir metot ve sisteme göre gruplandırılarak değerlendirilmesi gerekir. Böylelikle, edebiyat tarihi, sıradan bir tarih olmaktan çıkarak; edebî ekollerin, türlerin ve eserlerin tarihi haline gelir. Özellikle, modern Türk edebiyatı devrinin fikir hareketleriyle beslenir. Esasen, bu özellik, edebiyatı zengin ve güçlü kılar.

Ünlü edebiyat araştırmacısı ve tarihçisi Fuat Köprülü, Türk edebiyatını devrelere ayırırken; tarihî gerekliliklere bağlı zorunluluğundan bahseder. Nitekim ona göre, İslamiyet’in kabulü ve Avrupa medeniyetinin etkisinde kalışı, sadece edebiyatın değil bütün toplumsal kurumların incelemesinde de ayırıcı faktörlerdir.[6] Başka bir edebiyat araştırmacısı Vasfi Mahir Kocatürk ise, “XX. yüzyıl başlarında muhtelif zevk, tarz ve fikir mücadeleleri devam etmekle beraber, tarihin akışı, yeni hayat ve halkın zevki, problemleri çözmüş bulunuyordu”[7] tespitiyle bir yüzyılın sosyal görünüşünü özetler. Böylece, edebiyatın beslendiği alanlar arasında, siyasetin, düşüncenin rolü dışarıda tutulamaz. Sadece Tanzimat devresi değil, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde de edebiyatın, siyasetle dirsek temasında bulunmuştur. Nitekim bu devre yazar ve şairlerinin de, görmezlikten gelemedikleri bir alandır siyaset. Mizancı Murat’ın Turfanda mı yoksa Turfa mı romanında savunduğu “âdem-i merkeziyetçilik” düşüncesi, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanındaki mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet rejimlerinin roman metnine aksediş boyutu önemlidir. Aynı şekilde, Kurtuluş Savaşı yıllarını reel bir gözle edebiyata taşıyan Halide Edip, Yakup Kadri ve Falih Rıfkı Atay gibi Cumhuriyet devri yazarlarının, siyasi kimlikleri de edebiyatın bakış penceresinde rol oynamıştır.

Çok partili hayata geçiş sonrasında ortaya konan edebî eselerde siyasetin varlığı, hem yazar anlatımını kolaylaştırmada, hem de edebiyat tarihi ve edebiyat sosyolojisi açısından zenginliği şekillendirmiştir. 1946 sonrasının roman ve şiir türlerine basit bir yolculuk yaptığımızda da hissedilebileceği açık olan bu durum, Türkçenin söz dağarcığına da olumlu katkısı olmuştur. Yakın tarihimizin 12 Mart ve 12 Eylül siyasal olaylarının edebiyattaki yansıması ise, başlı başına bir araştırma konusudur. Her iki dönemin de edebiyattaki siyasal varlığı edebiyat ve kültür tarihi açısından incelemeye değer örneklere sahiptir.

Bugünkü edebiyatımızda, geçmişten gelen batıya dönük olmanın yanı sıra,  temelinde siyaseti ve hayatı algılama isteğine karşı açık bir arayış vardır. Ancak edebiyat tarihinde ise, sadece politik yazarların yanı sıra, apolitik yazarlara da rastlamak mümkündür. Bunun yanında, politikaya Eliot gibi, “benim asıl amacım yalnızca, bazı nesir çalışmalarımda yaptığım ölçüde politika yapmak ve bundan bir nebze dahi ileri gitmemek”[8] itirafıyla mesafeli duranlar olmuştur.


[1] Aydın, E., (1999), Saadet Gazetesi’ndeki Edebî Faaliyet Üzerine Bir Araştırma,  Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul, İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 2.

[2] Özellikle, Ahmed Midhat Efendi’nin Tecüman-ı Hakikat gazetesinde, iktisat tarihimiz açısından önemli yazılara yer verilir. Ancak bu yıllarda, önceki dönemin gazetelerinden Basiret ve İstikbal’in kapandığı görülür. Buna karşılık, Tercüman-ı Hakikat ve Vakit yayınlarını sürdürürken; diğer yandan Osmanlı, Girit, Tarik, İkdam gazeteleri de yayına başlar.

[3] Tanpınar, A. H., (1982), XIX.  Asır. Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, Çağlayan Kit., 1982,  s. 250–251.

[4] Okay, M. O., (1990), Tanzimat Edebiyatı, Erzurum, s. 3.

[5] Bkz. Cevdet Perin, (1946), Tanzimat Edebiyatında Fransız Tesiri, İstanbul.

[6] Köprülü, M. F., (1986), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, Ötüken Yay., s. 5.

[7] Kocatürk, V. M., (1970), Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara, s. 754–755.

[8] T. S. Eliot, (1996), “Politikanın Edebiyatı”, Kitaplık, nr. 22, Temmuz-Ağustos 1996, s. 3.

Share

edebiyat-sosyoloji ilişkisinde sosyolojik kaynak ve ölçütler

Özet

Disiplinler arası ilişkilere baktığımızda, bilimlerin birbirleriyle yakın, uzak ya da dolaylı bağlantılarının olduğunu görürüz. Edebiyat ile sosyoloji arasında ilişki, öncelikle edebiyatın sosyoloji araştırmalarına katkısı, sosyolojinin edebiyata kaynaklık etmesi  gibi somut göstergelerle birlikte, yöntem, etkileşim ve ölçütler açısından da birbiriyle paralel diyalog vardır.

Edebiyatın, uygarlık tarihi içindeki duruşuyla diğer bilim dallarıyla olan ilişkisi, edebiyat ürünlerinin aydınlatma kapsamını da genişletmiştir. Nitekim edebiyat çatısı altında yer alan ürünler, toplumların inanç, yaşayış tarzı ile duygu ve düşüncelerini açığa çıkarır. Bunun dışında, insanlar arasındaki sosyal ilişki, din, mitolojik değerler, davranış biçimleri ve her türlü tabiat olayı da edebiyata yansıyarak yer bulur.

Anahtar Kelimeler

Edebiyat, Sosyoloji-Toplumbilim, Edebiyat Sosyolojisi, Sosyolojik Kaynak, Sosyolojik Ölçüt.

Abstract

When we look at interdisciplinary relations, we see that there are close, far, or indirect relations between sciences. There is a close dialog between literature and sociology from the viewpoints of methodology, interaction and scales along with the concrete signs; such as contribution of literature to the sociological researches, sociology science sourcing the literature.

The attitude of literature in the civilization history and its relationships with other science branches has widened the clarification range of it. As a matter of fact the works that exists in the framework of literature reveals the feelings and thoughts of the society on their beliefs and social relationships. Other than that; religion, mythological values, behavioral forms, and all kind of natural events takes part by their reflections in the literature.

Keywords

Literature, Sociology, Literature Sociology, Sociological Source, Sociological Scale.

Tarihsel süreç izleyen genel tarih gibi edebiyat tarihi de, milletlerin ruhsal ve fiziksel gelişmelerini bizatihi edebî kaynaklara dayanarak inceler ve açıklar. Ki, milletlerin yüzyıllar boyunca meydana getirdikleri edebiyatın çatısı altında vücut bulan/bir araya gelen eserler, tarih boyunca birçok bilim dalı tarafından incelenir  ya da malzeme konusu edilir. Bu noktada, genel tarihin içinde önemli bir alt kol olan edebiyat tarihi, sosyolojinin yardımına koşar, dahası işini kolaylaştırır. Bu yüzdendir ki, sağlam bir edebiyat tarihi, milletlerin edebiyatlarının hem sosyoloji, hem de edebiyat sosyolojisi açısından incelenişinde özel bir rol oynamaktadır.

Birer farklı disiplin olarak tarih ile sosyoloji arasındaki ilişkiler özellikle son kırk yılda yeni bakış bakış açısı ve yaklaşımları beraberinde getirmiştir.[1] Çalışmamızın esas eksenini oluşturan edebiyat-sosyoloji bağlantısı ise, edebiyat ve sosyolojinin malzemelerinin bir kısmını aynı çatı altına getirmeye çalışan bir başka bilim dalı-disiplin olan edebiyat sosyolojisi[2]ni de etkiler. Sosyolojiden gelen dinamik temel, edebiyatın hanesindeki toplumsal yoğrulma ve edebî kurallar sisteminden geçen edebiyat metnine yeni bir anlam katar.

Yaşadığımız modern zamanlar, edebiyatın sosyal yanını analiz ederken; hem doğrudan sosyoloji hem de edebiyat sosyolojisinden faydalanır ve onu etkin-yararlı kılar. John Berger ve Luckmann’ın sosyal gerçekliğin inşası ya da gerçekliğin sosyal inşası prensibindeki “toplum inşa edilen bir gerçekliktir” düşüncesini, önceki nesillerin ürünlerini ileten dil ve her insanın subjektif gerçekliği öne çıkmaktadır.

Edebiyat-sosyoloji arasındaki irtibatı somutlandırmak için, aile romanı türüne kısa bir göndermede bulunalım. Konusunda ya da probleminde, ana merkezde soylu-kentsoylu aile hayatının olduğu bu alt tür, toplum hayatından gelen siyasal baskı gibi nedenlerden ötürü ailenin bir kaçış olarak sığınak ve çözüm arama merkezi olmasıyla önem kazanır. Böylelikle, sosyal hayatın, edebiyat metninde somutlan(dırıl)arak; gün ışığına çıkışı ve tarihsel tespiti öznel-nesnel eleştiri süzgecinden de geçer. Metnin esas varlığı ise, gerçekliğin kaçınılamazlığını vurgular ve probleme biraz olsun ayna tutar.

Edebiyat ve sosyoloji bilimlerinin yakınlaşmasının sonucunda/sonrasında edebiyat sosyolojisi alanı, 1900’lerden başlayarak; edebiyatla toplumun etkileşimin karşılıklı aydınlatmaya çalışır. Çıkış noktasında, edebiyatın toplum hayatında kapsadığı/edindiği rol ve doğrudan doğruya toplum şartlarının edebiyatı etkileyişi yer alır. Bu nedenle, bir toplumun genel görünümünü eleştiriyi birinci plana alarak çatısını kuran toplum romanının temelinde doğrudan doğruya sosyolojinin deneme ve uygulama alanı söz konusudur.

Toplum ve kültür hayatında romanın statüsü, XVIII. yüzyıldan başlayarak hep önemsiz bir konu gibi geçiştirilir. Böylelikle, yeni ‘burjuva’ bir okuyucu kitlesi için yazılan romanın başarıya ulaşması için seri üretim ve seri pazarlama şartı ortaya çıkar. (Kerrigan, 1995: 41)

Hem edebiyat-sosyoloji ilişkisinde, hem de doğrudan doğruya edebiyat sosyolojisinde, çıkış ve varış noktaları arasında önemli bir farklılık olmakla birlikte, bütünleyici çözümleme vardır. Söz gelişi, kır ya da köy romanı olarak bilinen metinlere yansıyan köylü-çiftçi topluluklarına ait gösterilen zihnî alışkanlıklar ile ileri noktada duygu, entellektüellik ve dikkati yansıtan modern roman malzemesi hem edebiyat hem de sosyolojinin yaklaşımlarıyla bilimsel bir değer ve gerçeklik kazanır. Kır hayatını çerçeveleyen roman metninde kapalı toplum yapısına dışarıdan yapılacak saldırılar/darbeler kurgulanıp temel krizler meydana getirerek; kentli insanın sahip olduğundan farklı yetenek sergilenişi ortaya konulur. Böylelikle, bireyin sosyo-kültürel yanı kadar, psikolojik dünyası metinlere de taşınır. Bu yapı taşları da, öncelikle edebiyat sosyolojisinin elinde yeni anlam kazanır ve yeni değer/tespitler ortaya konulur. Bu durumda, sosyolojinin edebiyattan beslenmesi kadar; edebiyatın sosyolojiden metot edinmesi en tabiî haliyle karşımıza çıkar. Nitekim edebiyatın bir sosyal olay  olduğunu vurgulayan ve daha 1950’lerde Bordeaux’da edebî olayları inceleyen bir Sosyoloji Merkezi’nin varlığından haberdar eden Robert Escarpit, yazarın toplum içindeki konumunu belirlerken; bir yazarı toplum içindeki yerine yerleştirmek için yapılacak ilk işin yazarın beslenme kaynakları üzerinde durmak olduğunun altını çizer. (Escarpit, 1968:  10, 18, 45) Öte yandan, edebiyat sosyolojinin oluşum ve varlığını besleyen edebiyat-sosyolojisi ilişki ve kaynaklık değerini, en somut hâliyle özetleyip sınıflandıralım:

Edebiyat sosyolojisi (literatur soziologie), geleneksel değerlerin korunması ve gelecek nesillere aktarılmasında güçlü bir araç olan edebiyatın, yazar açısından ele alınışını, yazarın birey oluşundan hareketle psikolojik tabanının varsayımı ve okuyucu noktasındaki işlevini göz önünde bulundurur. Zevk kavramının çerçevelediği düşüncelerden hareketle, edebiyatın okuyucuda meydan getirdiği güdüler ise, toplum ve toplumsal hayatın dinamiklerini etkiler.

Bu noktada, edebiyat-sosyoloji ilişkisi/yakınlaşmasını, edebiyatın önemli bir türü olan romanla, özellikle de, uzun yıllar model roman olarak derslerimizde ele alıp incelediğimiz Albert Camus’nun Yabancı romanıyla somutlandırmak istiyoruz. Bu romanda varlığını tespit ettiğimiz, kavramlar ve açılımlarının yorumu ile kahramanlar dizisi/kişiler ve simgesel değerlerin her birinin ayrı ayrı sosyolojik taban ve içselleştirmeye dayalı sosyo-dinamik açılımları vardır. Bunları, tematik ve karşı güçler açısından en yalın haliyle şöyle sınıflandırabiliriz:

Tematik Güç Karşı Güç
KİŞİLER
  1. Cezayir’deki Fransız varlığının tam yansıması,
  2. Meursault’nun suçsuzluğu problemi,
  3. Meursault,
  4. Marie,
  5. Raymond,
  6. Masson.
  1. Kurban Giden Arap,
  2. “Mağripli Kadın”,
  3. İçinde erimekten korkulan ırk: Arap(lar).
KAVRAMLAR
  1. Cinayet,
  2. Avrupa kökenli Cezayirlinin suçsuzluğu,
  3. Cezayir Fransızları ile Arapların psikolojik ilişkisi,
  4. Şuursuz sembolik teori.
  1. Müslümanlık,
  2. Kuzey Afrika,
  3. Romancının kahramanı ile paylaştığı şey, bilhassa duyu organlarından aldığı zevk.

SİMGELER

  1. Ferdin duyu hayatını belirleyen heyecanlar,
  2. Küçük ‘beyaz adam’ın karanlık ve çocuksu rüyası,
  3. Meursault’nun kendini çevreleyen toplumla bağlarının olmayışı,
  4. Yazarın, Not Defterleri’nde Raymond ve metresinin hikâyesiyle ilgili olarak Raymond’un “sana vermiş olduğum mutluluğu bileceksin” cümlesi.
  1. Kötü davranışlara maruz kalan metresinin Arap oluşu,
  2. Ana kahramanın Cezayir’de Robenson’un adacığında oturduğu gibi oturması,
  3. Cinayetin bir çeşit büyülü bir hareket olarak gösterilmesi.

Albert Camus’nun Yabancı romanında “koro şeması”.

Edebiyat metni üretiminde temel şartlar ve yaşanılan devrin doğrudan etkisine dikkatlerimizi yönelten Halil İnalcık, Şâir ve Patron adlı kitabıyla edebiyat-sosyolojinin argümanlarına kaynaklık eden temel noktaları dile getirir ve bunun önemini kanıtlamış olur: “Genelde, bilim adamı ve sanatçı, belli bir toplumda egemen sosyal ilişkiler ve belli bir kültür çerçevesinde sanatını ifade eder. Osmanlı toplumu gibi patrimonyal türde bir toplumda, başka bir deyimle, sosyal onur, statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir toplumda bu gerçek daha da belirgindir.” (İnalcık, 2003: 9)

Ülkemizde edebiyat sosyolojisi alanıyla ilgili çeşitli araştırmalara öncülük yapan Nurettin Şazi Kösemihal, 1969’da Roma’da yapılan bilimsel sempozyumda (Actes du XXII. Congrés, de l’Institut International de Sociologie) sunduğu “Yurdumuzda Edebiyat Sosyolojisiyle İlgili Araştırmalar” (Quelqes Recherches Sur la Soiologie de la Littérature en Turquie) başlıklı bildirisinde Türkiye’de edebiyat sosyolojisinin tarihçesi, konusu, yönetemi ve bölümleri üzerine ilk derslerin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 1965-1966 ders yılında verildiğini, bu derslerin özet notlarının “Edebiyat Sosyolojisine Giriş” adlı altında bir araya getirildiğini, 1967’den itibaren de öğrencilerin bir kısmının mezuniyet tezlerini edebiyat sosyolojisiyle ilgili olarak seçtiklerini belirtir. (Kösemihal, 1967-68: 185) Bu hazırlık çalışmalarında, halkın kitaba olan ilgisi, eser türleriyle okuyucu arasındaki ilişki, yazarlarla doğum yerleri ve meslekleri arasındaki bağlantılar gibi konular işlenir. Bu çalışmalarda hareketle, ülkemizin edebiyat sosyolojisiyle tanışması isabetli ve sistematik yapılan bir başlangıçla olmuştur diyebiliriz.

Hem sosyolojinin, hem de edebiyat sosyolojisinin yanlarından biri de ‘karnavallaştırma’nın ötesinde bir denge kurmalarıdır. Çeviri yoluyla başka dillere aktarılan kaynak metnin yayılım ve etkilerinin tespit ve analizi bu iki alanın hareket sahasında yerini bulur. Ferdî romanın kendi kendini anlatışındaki kurgu, nedensellik ve yaklaşım biçimi edebiyat sosyolojisini; beslenme kaynağı, paralel metin ilişkisi ve mesajlar ise, hem sosyıolojiyi hem de karşılaştırmalı edebiyatı ilgilendirecektir.

İmajlar dünyasına girecek malzeme toplamı da, değişik cephelerden bu alanlara ait yeni açılımların netleşmesini sağlayacaktır. Sosyolojik temelli kadın problemlerini işleyen kadın yazarların metinlerinin işlerlik ve P. Bürger’in edebiyat sosyolojisine kazandırdığı ‘işlev çözümlemesi’, işçi edebiyatı üst başlığında inceleme bekleyen, bilimsel saptama gerektiren malzemelerin salt toplum bilim ve edebiyat alt kümesinde ele alınışı literatürü eksik bırakacaktır. Bu noktada, devreye girecek olan edebiyat sosyolojisi, söz konusu metinleri kuşatıcı özellikleriyle işlerliğini şekillendirir. Bunun dışında, bestseller, çağ romanı, alımlama estetiği ve arkaizm gibi kavramların zihinsel ve kültürel ön ve arka planları edebiyat ve sosyolojinin çalışmalarıyla çözüm ve aydınlığa kavuşur.

Türk edebiyatına baktığımızda, zamanla İran, Arap, Fransız, Amerikan gibi etkilerin özümsenerek; millî unsurlara katılması, metne dayalı çözümlemeler, edebiyat tarihlerinin farklı cephelerden yorumlanması, metinlerin ilk ve son durumlarıyla karşılaştırma yapma eylemi, eser, tip ve sahne üzerinden haraket etme, içeriğin detaya varan analizi, biçim ve tarz tespit ve yorumları beraberinde sosyolojik taban ve kıyaslamayı getirecektir. Öte yandan, benzerlikler, ayrılıklar hatta aykırılıklar üzerinden yorum ve çıkarsamalarda bulunma ise, ilerleyişin özünü ortaya koyacaktır.

Ünlü edebiyat tarihçisi ve teorisyeni Lanson, edebiyatı toplumun yansıması olarak düşünür. Lanson, edebiyat tarihinin, edebiyat-hayat arasındaki bağlantısına da vurgu yapar. 1789 ihtilâlinin oluşumunda edebiyatının payını öne çıkaran yazar, yine, edebiyat tarihinin sosyolojiye ihtiyaç duyduğunun altını çizer. Lanson, ayrıca edebiyat tarihi yazmanın kurallarını açıklarken objektiften subjektifi ayırmaya da dikkat çeker: “Usulümüzün takip ettiği gaye, objektif bilgiden subjektif intibaı ayırmak, objektif bilginin nef’ine olarak sübjektif intiba, tahdit, kontrol ve izah eylemektir” (Lanson, 1937: 29-31). Lanson’un bu tespiti, hem edebiyat, hem de  sosyoloji için geçerlidir. Ki, metin, vak’a, yazar ya da üslûp değerlendirmelerinde varacağımız saptamaların üst seviyede olması yanılmalardan alıkoyacaktır.

Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?[3]’de (Qu’est-ce que la littrature?) edebiyatın hanesinde yer alan belli başlı üç noktayı tartışmaya açar: “Yazmak Nedir?”, “Niçin Yazıyoruz?”, “Kimin İçin Yazıyoruz?”. Esasen, yazma temelinden hareket eden yazar için, idealizm, ruhbilimcilik, gerekircilik, faydacılık ve ciddiyet ilk plandadır. Demek ki, yapılmak istenen edebiyatı, insanla açımlayan yazma temelli bir belgeleyiştir. Buna karşılık Todorov, Poetikaya Giriş’te, edebî metin çözümlemesinde anlambilimsel görüşü izah ederken “edebiyat üzerine söylem edebiyatla aynı yerden çıkmıştır ve söz konusu olan şey herhangi bir düzen icat etmek değil önümüzde duran çeşitli ihtimallerden birini mümkün olan en tarafsız şekilde seçmektir” saptamalarını yapar. (Todorov, 2001: 45) Daha sonra, metinde gözlemlenecek sayısız ilişkileri hâl-i hazır ve gıyabi ayırımının saptanılması ve yargılaların belirlenmesinde bu püf nokta dikkatten kaçmamalıdır.

Ian Watt, XVIII. yüzyıl romancılarından Daniel Defoe, Richardson ve Fielding’in romanlarıyla ilgili sorulabilecek pek çok soruya tatmin edici cevap verilemediğini ileri sürer. (Watt, 2002: 7) Sonra da, bir “okul” oluşturmayan bu yazarların buna rağmen, yeniyi arama ve bunu okuyucuya tanıtmalarını ‘deha’ ile ‘rastlantı’ anahtar kelimeleriyle açıklamak ister. Onun, bu sıra dışı yaklaşımı, Eski Yunan ve önceki yüzyılların metinleri arasından sıyrılan Defoe, Rihardson ve Fielding farklılığında aramak için mutlaka edebiyat-soyoloji bağlantısını hesaba katmak gerekecektir. Keza, Henry Fielding, Daniel Defoe, Samuel Richardson gibi yazarlar, roman türünün ilk gerçekçileri olarak, edebî tür olarak romanda nesnel gerçekçiliğin yansıtılması insanın bilincindeki ve her zaman alışıla gelmiş özellikler göstermeyen davranışların ortaya çıkması halinde oluşan değişkenliğin saptanmasını uygulayamazlar.

Nesnel gerçekçiliğe bağlı kalmaya özen gösteren roman türü, yazarın kahramanına kendi kişiliğinden bir takım özellikler vermekte ve böylelikle okuyucuyu etkilemektedir. Meselâ, yarı gerçek yarı mistik olan Faust, tarih sürecinin toplum düşüncesinin önüne çıkardığı bir trajedidir. Ki, Goethe, sanatın tabiatla enine boyuna yarışa girişmediğini ve rasyonel mükemmelliği, anlamalılık ve soylu tutkuların erdemliliği gibi fenomenleri açığa kavuşturduğunun altını çizer.

Hem edebiyat, hem de sosyolojinin görev ve önceliğini Wittgenstein’ın “Başka başka çağlarda başka başka oyunlar oynanır” sözü oldukça anlamlı bir biçimde göz önüne serer. Her çağın kendine özgü nitelik ve öneminin oluşu çağlar arası değerlendirmelerde edebiyat metinlerinin önemini de ortaya koyar. Bu durumun yine, Wittgenstein’ın “Estetik yargı anlatımları dediğimiz sözcükler karma karışık olsalar da bir dönemin kültürü diye adlandırdığımız şeyin üzerinde kesinkes belirli bir rol oynarlar” (Wittgenstein, 1997: 22) cümlesinde görürüz.

Edebiyat ile sosyolojisi arasında inter-disipliner/disiplinler arası etkileşimler dışında, neden-sonuç ilişkisini de göz ardı etmemeliyiz. Nitekim bu alanlardaki temel amaçlardan biri de, edebiyatın yayılım alanını tespit etmeye çalışarak; edebiyatlar arasındaki etkileşimdeki rolünü saptamaktır. Bu noktada, uygulanacak yöntemlerin başında, bu alana ait literatür incelenerek kronolojik esas ve gelişime ait kıstaslar göz önünde bulundurularak; elde edilecek olan malzemede yargılara varmak, daha sonra, edebiyatların tarihçesi çerçevesinden hareketle ilgili etkileşimleri saptayarak benzerlik, hareket ve kaynak noktaları hakkında hükümlere ulaşmak gerekmektedir.

Toplum-eleştiri-birey arasından gelişen çatışmalar ile görev ve sorumluluk sahibi bireyin gerileme durumu, Fransız Ekolü mensuplarının, Kafka, Proust, Hesse ve Musil gibi romancılara ve psikanalize duydukları ilgi sonrasında ortaya çıkar. Bu nedenle, ekol mensupları, irrasyonel mistisizm ile rasyonalizm arasındaki diyalektikte bir çıkış noktası ararlar. XX. yüzyılın başlarında edebiyatın bir dalı konumuyla ortaya çıkan edebiyat sosyolojisinin, dil-düşünce-bilgi bağlantısında edebiyat ve toplumbilimle (sosyoloji) kesiştiğini görürüz. Edebiyat sosyolojisinde ise, yazarın karakteri, toplumsal çevre arasındaki ilişkisi gündeme taşınır.

Küreselleşen dünyada, edebiyat ve toplumbilim alanlarının önemi giderek yükselmede ve daha da önem kazanmaktadır. Gerek sosyoloji, gerekse edebiyatın gelişiminde, milletler arası edebiyat ilişkilerinin büyük önemi vardır. Öte yandan, görev ve öncelik probleminin önemi ortaya çıkarırken; edebiyat bilimi ve edebiyat teorisi üzerinde ciddi çalışmalara imza atan Wellek-Warren’in karşılaştırmalı edebiyata olan temkinli ve şüpheci bakışını dikkate almamızda yarar vardır. Wellek-Warren, karşılaştırmayı, bütün tenkit çeşitleri ve bilim dallarında kullanılan bir metot olarak göstererek; onun belirli inceleme ve problemlerini kapsadığını belirtir. Ancak, ona göre, iki ve ya daha fazla edebiyat arasındaki ilişkilerin incelenmesi kısıtlamadır. (Wellek-Warren, 1983, 55-58).

Disiplinler arası etkileşimin edebiyat-sosyoloji noktasındaki bağlantısını, “sosyoloji bir sosyal ilim olmasına rağmen, hareket alanı toplumun bütünü olduğundan, bu bütün içinde farklı sosyal ilimlerce ele alınması gereken farklı ilgi alanlarını da kapsamaktadır” (Erkal, 1982: 1) teziyle açımlayarak; beslenme kaynakları, referansları ve ölçütleri açısından da yakınlaştırabiliriz. Edebiyat, edebiyatı diğer ifade alanlarına yaklaştırma ve daha iyi anlayabilmek için tarih, eleştiri ve felsefe aracılığıyla yöntem karşılaştırması yapmak; metinlerin çıkış/beslenme kaynaklarından hareket ederek; bizleri, milletler, devirler ve üslûplar arası saptamaların ötesinde, alışıla gelen geleneksel metin analizlerinin dışına çıkararak; yeni boyut ve ufuklar açan kıyas sistemi edebiyat aracılığla harmanlanan çok merkezli bir çözümleme ortaya koymaktadır. Esasen, “sosyolojinin kendisi de bir sosyoloji olayıdır; sosyolojinin konularından birini oluşturur” (Sezer, 1985: 13-14) düşüncesi, toplum kaynaşması (cohésion sociale) ve bağlılaşma (consensus) açısından sosyolojide kullanılan, anket, soruşturma, sözlü-yazılı tutanak, tarih-istatistik gibi yöntem ve tekniklerin edebiyattaki yansıması/açılımı, kültürler arası edebî olayların bir yorumunu ortaya çıkarır.

XIX. yüzyılın başlarında temelleri A. Comte tarafından atılan yeni bilim dalı sosyoloji (sociologie), sonradan çok geliştiren tecrübî sosyolojinin Amerika’da kazandığı yenilikler, yeni toplum görüşleri ve yeni metodlarla (Ülken: 1969, 264) birlikte, edebiyatımıza özellikle Tanzimatla birlikte gelen edebî türlerinin kazandırdıkları, 1840-1940 yılları arasında oluşan edebî akımların getirdikleri, dönemin sosyal ve siyasî hayatının satır aralarındaki olaylar zinciri açısından Türk edebiyatı üzerinde yeni boyut ve bakış açıları ortaya çıkarabilir. Ki, edebiyat ve sosyolojinin sahip olduğu/ortaya çıkardığı yöntemler, sosyolojizmin (sociologisme) prensiplerinden yararlanır.

Geniş mercekten bakıldığında edebiyatın etki alanının derecesi ve diğer bilim alanlarıyla irtibatının çoğulcu bir merkez ve bakış açısına sahip olduğunu görürüz. Nitekim edebiyatın bilgileri işleyen, hiçbir bilgiyi sabit kılmayan ve onu fetiş haline getirmeyen bir alan oluşu ile birlikte, yazarın sivil kişiliğine, siyasal güdümlülüğüne bağlı olmadığını düşünen Roland Barthes, bu potansiyel ve çerçeveyi ilgi çekici bir biçimde sistemleştirmeye çalışır: “Edebiyat pek çok bilgiyi üstlenir. Robinson Crusoe gibi bir romanda tarihe, coğrafyaya, topluma, tekniğe, botaniğe, antropolojiye ilişkin bilgi vardır. Eğer bilmem hangi aşırı sosyalizm ya da barbarlık gereği biri dışında bütün bilim dallarımızın öğretimden dışlanması söz konusu olsaydı, kurtarılması gereken edebiyat dalı olurdu, çünkü edebiyat anıtı içinde bütün bilimler yer alırlar” (Barthes, 2008: 49).[4]

Sonuç: Edebiyat ve sosyolojinin beslenme kaynaklarının hangi kıstas/ölçüt ve yöntemlerle ele alındığı ve birbirlerinden ne miktarda etkilendiği/etkilenme derecesi önemlidir. Hem yazma, hem de metin üretmede güç ve başarının yüzeye yansımayan taraflarının bilinmesinde edebiyat ile sosyolojinin yakınlaşmasının rolü vardır. Bunun dışında, edebiyat eseri, öncelikle metin aracılığıyla anlatılanın dünyasını kurgulamak için gereken verileri ve nitelikleri rasyonel dünyadan alır. Böylece edebiyat eserinde aynı zamanda gerçek dünyanın doğrudan bir yansımasıyla karşılaşırız. İşte bu gerçek dünya, ve sosyal oluşum zinciri edebiyat ile sosyolojiyi yakınlaştırır. Öte yandan, edebiyat alanında meydana gelen sosyolojik şartlar edebî eseri doğrudan etkiler. Eserin, yazardan gelen bir bilinç dayanağı kadar, onu varsaydıran dinamikleri etksi altına alır. En son söz: Kutadgu Bilig’den başlayarak XXI. yüzyılda yazılan herhangi bir edebî metnin arka planında sosyoloji ve ona bağlı değerleri bulabiliriz.

Notlar


[1] Bkz. “Theda, Skocpol (ed.), (1999), “Karşılaştırmalı ve Tarihsel Sosyolojinin Yöntemleri Üzerine Açıklamalı Kaynakça”, Tarihsel Sosyoloji, (çev: Ahmet Fehmi), İstanbul, Tarih Vakfı Yay., s. 390-403.

[2] Edebiyat sosyolojisi, edebiyatın toplumla kendisi arasında yeni organik bağlar kurmaya çalışmasına yardımcı olur. Ayrıca, din, kanun ve törelerin edebiyat üzerinde meydana getirdiği etkilerle bu kavramların edebiyatın hanesindeki yerini saptar. Edebiyat sosyolojisi, siyasi rejim, kültür kurumu, sosyal tabaka ve dilbilim problemleri gibi edebi olayları çerçeveleyen sosyal yapı ve teknik durumları inceler. Edebiyat türü, belli bir süreçten ve ekonomik gerçeklikten sonra ortaya çıkar. Sosyologlar için özel bir önem anlamına gelen süreç durumu, edebiyat sosyolojisine kaynaklık eder. (Bkz. Ertuğrul Aydın, (1999), “Edebiyat Sosyolojine Bakışta Türk Edebiyatı”, Edebiyat ve Toplum Sempozyumu, Gaziantep, s. 5-11)

[3] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?, (çev: Bertan Onaran), İstanbul 1995, Payel Yayınları, 3. b., 124 s.

[4] Roland Barthes, öte yandan bu işlevselliği, “Edebiyat bilimin küçük aralıklarında çalışır: Her zaman onun gerisinde kalır ya da önüne geçer, tıpkı gündüz biriktirdiklerini geceleyin ışıyan ve bu dolaylı ışıltıyla gelen günü aydınlatan Bologna taşı gibi” ifadeleriyle süslediği somut örnekle açıklığa kavuşturur. (Bkz. Roland, Barthes, (2008), Eiffel Kulesi ve Açılış Dersi, (çev: Mehmet Rifat-Sema Rifat), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, s. 49.

Kaynakça

  1. Roland, Barthes, (2008), Eiffel Kulesi ve Açılış Dersi, (çev: Mehmet Rifat-Sema Rifat), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, s. 48-49.
  2. Albert, Camus, (1994), Yabancı, (çev: Samih Tiryakioğlu), İstanbul, Varlık Yay., 117 s.
  3. Mustafa, E. Erkal, (1982) Sosyoloji (Toplumbilim), Trabzon,  Karadeniz Üniversitesi, İ. İ. B. F. Yayınları, s. 1.
  4. Robert, Escarpit, (1968), Edebiyat Sosyolojisi, (çev: Ali Türkay Yazıcı), İstanbul, Remzi Kitabevi, s. 10, 18, 45.
  5. Halil, İnalcık, (2003), Şâir ve Patron, Ankara, Doğu Batı Yayınevi, s. 9.
  6. Michael, Kerrigan, (1995), Blöfçünün Rehberi Edebiyat, (çev: Özden Arıkan), İstanbul, Afa Yayınları, s. 41.
  7. Nurettin Şazi, Kösemihal, (1967-1968), “Yurdumuzda Edebiyat Sosyolojisiyle İlgili Araştırmalar”, Sosyoloji Dergisi, nr. 20-21, s. 185.
  8. Gustave, Lanson, (1937), İlimlerde Usul Edebiyat Tarihi, (çev: Yusuf  Şerif), İstanbul, Remzi Kitabevi, s. 31.
  9. Jean-Paul, Sartre, (1995), Edebiyat Nedir?, (çev: Bertan Onaran), İstanbul, Payel Yayınları, 3. b., 124 s.
  10. Theda, Skocpol (ed.), (1999), “Karşılaştırmalı ve Tarihsel Sosyolojinin Yöntemleri Üzerine Açıklamalı Kaynakça”, Tarihsel Sosyoloji, (çev: Ahmet Fehmi), İstanbul, Tarih Vakfı Yayınları, s. 390.
  11. Baykan, Sezer, (1985), Sosyolojinin Ana Başlıkları, İstanbul, İ. Ü. Yayınları, s. 13-14.
  12. Tzvetan, Todorov, (2001), Poetikaya Giriş, (çev: Kaya Şahin), İstanbul, Metin Yayınları, s. 45.
  13. Hilmi Ziya, Ülken, (1969), Sosyoloji Sözlüğü, İstanbul, MEB Yayınları, s. 264.
  14. Ian, Watt-Roland, Barthes, (2002), Roman ve Gerçek Etkisi, (çev: Mehmet Sert), İstanbul, Don Kişot Yayınları, s. 7.
  15. R., Wellek-A., Warren, (1983), Edebiyat Biliminin Temelleri, (çev: Ahmet Edip Uysal), Ankara, MEB Yay., s. 55-58.
  16. Ludwing, Wittgenstein, (1997), Estetik, Ruhbilim, Dinsel İnanç Üzerine, Bilim ve Sanat Yayınları, (çev: A. Baki Güçlü), Ankara, s. 22.
Share