postmodern(izm)e açılan dönemeçte şiirimizin konumu

“onbinlerin göçü/onbinlerin gücü/tırabzan/Trabzon/trap zan/trap/son”

E. A.

Tanzimat’ın hemen sonrasındaki Ara Nesil topluluğunun temsilcilerinden olan Mehmet Rıfat, şair ve ressam gibi güzel sanatlarla uğraşan sanatçıların, ‘zevk-i selim’ ve ‘fazilet’ gibi iki ayrı kabiliyete sahip olmaları gerektiğini söyler. Hemen arkasından da, bu yeteneklerden herhangi birinin eksik olması durumunda ortaya konulan eserlerin takdir göremeyeceğinin altını çizer. Mehmet Rıfat, şair ile ressam arasındaki kıyaslamasının devamında, ‘her şair bir ressamdır’ tezine ileri sürmekten kaçınmaz. Esasen, şiirimizde post-modern arayış ve açılımların temeline iniş rotamızı, bu devir ve onun sonrasındaki kuşağın temsilcilerinden olan Tevfik Fikret ve Cenab’ın şiirlerine kadar devam ettirebiliriz.

1895’te vurgulanan yukarıdaki tespitin, batıda 1939’tan başlatılan post-modern yaklaşım arasındaki elli yıla yakın zaman kaymasını, bu akımın, XIX ve XX. yüzyıl başlarındaki diğer akımlarla kesişen/benzeşen yanlarıyla ilişkilendirebiliriz. Özellikle, ekspresyonizm ile sürrealizmin prensiplerine yaslanan şiir anlayış ve terminolojisini post-modern yaklaşımla bağdaştırmak mümkün.

1882’de, o döneminin öne çıkan dergilerinden Mirat-ı Âlem’de başlayan resim altı(na) şiir yazma modası, edebiyat sosyolojisinin dikkat çekici bir argümanı oluş dışında, güzel sanatların birbiriyle kesişen noktasını da su yüzüne çıkarmaktadır. Ki, burada post-modernizme aykırı gelmeyen bir durum vardır. Bu modayı,  otuz civarındaki ‘tablo altı’ şiiriyle geliştiren Tevfik Fikret, fanteziden öte şiirin başkalaşımdaki açılımını da yoklamış olur. Diyebiliriz ki, sadece şiir değil, edebiyat, felsefe ve mimaride de etkisini gösteren postmodernizm, yeni ile gelenek arasındaki şekillenişinde kronolojiyle bağlantısını koparmaması dikkat çekicidir.

Bugün, günümüzün şiirinin sorumluluğunda, post-modern arayışların içinden geçerek salt bireyci ve parolacı yaklaşımlara ve merkezden uzaklaşmak esasına dayanan ritmik organizeler ile şiirden resmi telkin beklemek g e r ç e ğ i n ay(ı)rımını şekillendirecektir. Hemen belirtelim ki, içerik (öz) ve konu (mevzuu) eksenli sahte (şiir) ile şairaneliğin şiir sanılma riski arasından giden yan çerçeveli yaklaşımlar ne şekil, ne de diyalektik kazanımların hanesini güçlendirir.

Şiirin temel damarından gelen orijinalite, anahtar ve metodolojiye ait kıstaslar, belirgin realitede kendisine yer bulur. Çünkü şiir, en nihai noktada, bir iç kanaması, yüksek frekansta duygulanım/artı değerlerin ve heyecan toplamının soluklandığı, öncelikle muhatabı kalbinden vuran bütünlükle ortaya çıkar. Bu nedenle şiirin, diğer bir taraftan da, duygu yükünün zihinle birleşmesi sonrasında akıp giden, lirizm kazandıran, odağında kültürün harmanlandığı, dinamikleri sağlam referanslara dayanan büyük bir haykırış rolü ortaya çıkar. Tam bir güzellik abidesi olur. Bu yüzden de, bizi, bulunduğumuz yerden alıp başka yerlere götürür. Aynı zamanda, kâğıda, mürekkebe yansımasında daima bir öncü güç, ferahlama durağı, sığınış ve iç kale yansıması barındırır.

Eski Türk şiiri ile birlikte, Sümer, Mısır, Hint ve Latin şiirinin de temelinde insana ve insanî duygulara ait bir yakınlık hissederiz. Postmodern tarz, buna uzak ve karşı değildir. Böylece şiirde, duygunun akışında biz, sanki onun içinden, bilinç süzgecinden geçerek bir realiteye ve aydınlanmaya ulaşırız. Bu noktada, ünlü ressam Ayvazovski ile Victor Hugo’yu karşı karşı karşıya getirerek; Hugo’nun bir deniz manzarası tasviri ile Ayvazovski’nin tablosunun hiç bir zaman aynı derecede etkili olmayacağını söylemek gerekecektir.

Şiirimizde Yahya Kemal’le başlayan dönüşüm ile batı şiirinin Ezra Pound, Paul Valéry, Eluard, T. S. Eliot gibi isimlerinden gelen örnekleriyle çıktığımız yolculuk, İkinci Yeni süreciyle yeni bir yol ve anlam kazanır.

Modern Türk şiirinin 1955 sonrası gelişiminde önemli köşe taşlarından biri de, beslenme kaynaklarının çokluğu olmuştur. Öyle ki, Fecr-i Âti kadrosundan derin sembolizm(a) ile sıyrılan Ahmet Haşim çizgisinin Asaf Halet Çelebi ve Behçet Necatigil’de süren izler bizi heyecanlandırır. 1970’lerin “güme” giden ideolojik çizgisinden sıyrılışında ise, “Sana Bana Vatanıma Ülkemin İnsanına Dair” gibi istisnai örneklerle birlikte, “sekenlere” sarkan uzun soluklu şiirin, “İkinci Yeni” geleneğinden gelen kapalılık, (s)imgelere yaslanma ve son iki yüz yılın şiir sanatının (poetika) damarlarına ait ara başlık ve kesitler ile izleğe dayalı çerçeveleri bağımsız çalışmaların konusunu oluşturacaktır.

Modern şiirimizin yol alışında hiç şüphesiz ikinci yeni kaynağından gelen akış, bundan önceki bazı çalışmalarımızda da zaman zaman altını çizdiğimiz, çeşitli boyutlarına değindiğimiz oluşum ve köşe taşlarının, ana hatlarıyla, XX. yüzyılın ikinci yarısını meydana getiren Türk şiir geleneğinin ilke ve yönelişlerini çerçevelemektedir. Modern şiirimizi zenginleştiren örnek ve imzaların varlığı, yeni bir yüzyılın başlangıcına, öncekilere göre daha muğlâk giren edebiyatımızda, potansiyel bir zenginlik kadar, kökeni/tabanları açısından tartışmalara da yol açmaktadır.

Şiirin hayatın içinde aktüel bir konu olarak konuşulduğu 1940’larda, Orhan Veli şiirine yöneltilen eleştirilerin dozunu bugün gülümseyerek okumamızı postmoderniteyle ilişkilendirebiliriz. Öte yandan, şiirde zamana ilişkin postmodernite problemi, elbette ki, hemen çözüme erdirilebilecek bir mesele değildir. Uç noktalarında çıkmaza kapılarını açan mihenk boyutları ve netleştirilemeyen bilinç dağarcığıyla da kendini şekillendirir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bitiremediği şiirlerinden biri, dahası bunlar arasında en önemlisi olan “Eşik”te gerçekten de, “eşikte duruş”un varlığına işaret edilir. “Eşik”te, “araf”ta oluşun sancıları ile beynelmilel bir duruşa dayanan saptanışların izi de karşımıza çıkarılır. Bu bitmeyen/tamamlanamamış şiiri, Tanpınar manzumeleri arasında, “Bursa’da Zaman”dan sonra ikinci sıraya koyan değer, aynı zamanda varlık probleminden gelen içi hesaplaşmaların, doğu-batı boylamındaki ikilemini sorgular. Varlık konusu, özellikle kapalı bilincin kıyısını yoklar. Ki, burada da Mevlâna, Asaf Halet, Zümrüt-ü Anka gibi simgelerde karşılığını bulan anlatımlarının gelenek endişesine dayanan bir boyut ve onun çerçevesini hatırlarız.

Nesir alanında öne çıkan çağı/zamanı sorgulayış noktasında, Marcel Proust’un Geçmiş Zaman Peşinde ile verilen işaret fişekleri, geçen çağın ortalarında Abdülhak Şinasi ile Tanpınar’ı nasıl etkilediyse, günümüz sanatçısını da o nispette düşünmeye davet etmektedir. Ahmet Haşim’in şiirde söz sanatlarını referans alan “yorgun bulut” benzetmesi, Octavia Paz’ın “yalnızlık dolambacı” ve Özdemir Asaf’ın “Yalnızlığa Övgü” şiirinde sözünü ettiği “sağır yalnızlık”, “boyuna kapısına döner” yaklaşımlarının temelinde, “kendine kapanan kelebek”in geniş coğrafya diliminde ve önceki bazı kuşakların söyleyişindeki sunuluş biçimidir. Buna Cemal Süreya’nın “Bütün kara parçaları/Afrika dâhil” mısralarını hatırlatan bu isimlendirme/sembolizasyonunu katabiliriz.

Orhan Veli şiirine yöneltilen keskin eleştirilerden biri olan, “herkes şairden yeni zamanların sesini beklerken Orhan Veli biraderimiz rakı şişesinde balık olmak sevdasında” yaklaşımı, ya bu tarz indirgemeler, sosyo-dramatik eleştiriden ziyade şiirde hayatın kıyısıyla uzağı arasındaki farklılıkları göz önüne sermektedir.

Cahit Külebi şiirinin, toplumcu-gerçekçilikle çakışan boyutlarına baktığımızda, sosyal realitenin, iç’e dönük yakınmalarının, biraz da ironiyle birleşen hallerini görürüz.  Bu durum, bilinç ve varlık problemine bağlı konudur. Sonraki dönemlerde, İsmet Özel’in, “Muş’ta Bir Güz İçin Prelütler” adlı şiirinde,  ‘günler ellerimi sildiğim birer üstüpüdür buralarda’ söylemiyle mekânın insanı etkilemedeki gücünü en yalın haliyle açığa vurur. Bu ise, Albert Camus’nun Cezayir’in Oran kentindeki sıkıntısının Türkiye coğrafyasındaki versiyonudur aslında.

Üniversitede okuttuğumuz, Metin Çözümlemeleri, Edebiyat Eleştirisi, Metodoloji gibi derslerde ele aldığımız edebî metin yorumlarında, epistemolojiden ontolojiye kadar giden çizginin izlenişine de dikkat ederek; her şeyden önce, esastan uzaklaşmamak kaydıyla, tamamlayıcı ayrıntıların varlığına da işaret ederiz. Ancak Mehmet Kaplan’la başlayan şiir analiz sisteminin çağdaş Türk şiirinde belirlediği rota, “devir-şahsiyet-eser” çizgisini esas alan yöntemi temel açıdan önemli bir yol haritasıdır. Bunun dışında, değerli hocam Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün büyülü dersleri arasında yer verdiği, henüz basılı kayıtlara geçmeyen, T. Fikret, Cenap, Ahmet Haşim şiirlerinin sistematik ve derinlikli tahlillerinin altını çizmeliyim. Bizden önceki kuşaklara, yaptığı metin şerhi dersleriyle klâsik şiirimizi sevdiren Ali Nihat Tarlan da, şüphesiz, dönem dönem dışlanan ve yadırganan bir edebiyat kalesine hangi yoldan gidileceği konusunda yepyeni bir pusula ortaya koymuştur. Bugün ise, şiir çözümleme edebiyat tarihinin bileşkelerinden hareketle bir metne yaklaştığımızda, bu yol açıcı değerleri dikkate alarak; eldeki metinlere yeni değer ve yöntemler çerçevesinde yaklaşabiliriz.

Share
Bu yazı genel, makaleler ve diğer yazılar, metinler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın