bilimlerde kesişen nokta

Matematik dışında, Aristo’dan Rönesans’ın bitişine kadar hiçbir bilim diğerine model olacak bir gelişme göstermemiştir. Çünkü Aristo’nun nazarî, poetik ve tatbiki diye üçe ayırdığı bilimler, gerek anlatım eksikliği, gerek ilkel araştırmalar ve gerekse şüphe doğuran sonuçlar yüzünden yeterli kıvama ulaşamamıştır. Ancak, bir taraftan Galileo’nin çalışmaları, bir taraftan da Descartes’ın ortaya koyduğu ruh-beden, akıl-madde ikilemesi bilimler adına önemli bir hamle yapmıştır.  Daha sonra ise tabiat bilimlerinin gelişmesi, fizik ve insan bilimleri arasındaki kopmayı başlatır. Ortaya çıkan bu ikili çatışma, insan bilimlerine (beşeri ya da manevi) bağımsızlık yolu açar. Bu noktada Kant, geliştirdiği eleştirel felsefenin temeline bu kopmayı monte eder.

Ortaya çıkış tarihleri bakımından matematik, fizik, biyoloji, psikoloji, sıralamayla gelişen bilim dallarının, yapılan analizler sonunda bu sıralamada her iki uçta yer alan birbirine yaklaştığı görülür. Bu nedenle, bilimler arasında bir kesişim noktasının olduğunu kabul etmek gerekir. Zaten genel olarak, iki ana başlık etrafında (kozmolojik ve noolojik) toplanan bilimler kendi arasında dört alt başlık etrafında şekillenir. Hemen belirtmek gerekir ki, kozmolojik bilimlerin safında yer alan matematik, fizik, tabiat ve tıbbî bilimler de noolojik bilimlerin kategorisindeki felsefî, dialegmaique, etnolojik ve siyasî bilimler gibi bölümlere ayrılır. Noolojik bilimlerin potasında yer alan felsefî bilimler, psikoloji, metafizik, etik ve teleziyoloji olarak sıralanırken; dialegmaique’in safında, edebiyat ve pedagoji görülür. Aynı şekilde, etnolojik bilimler de bünyesine etnoloji, arkeoloji ve tarihi, siyasî bilimler ise iktisat, hukuk ve politikayı alır. Bu noktada, kozmolojik bilimlerden matematiğin çatısında, geometri, mekanik ve aritmetik yer alırken; fiziğin hanesinde fizik, jeoloji ve teknoloji bulunur.

Bilimlerin sınıflandırılması konusunda görüşlerini açıklayan Bacon, d’Alembert ve Ampere, birbirinden değişik kanaatlere varmışlar. Bacon, yapılan bütün metot ve sınıflandırmalara güvenmediğini açıklayarak; yapılanların ilmî çalışmanın gerçek mahiyetine yabancı olduğu, ince ve kısır ayırımları bir araya getirme gayretinden öteye gitmediğini söyler. Öte yandan, epistemolojik ayırımı ruhun melekelerinde, yani şiirin kaynağı olan hayal, tarihe dayanaklık eden hafıza ve felsefenin temeli olan akılda arar. Bacon, böylelikle, bize, akıl bilimleri diye üç bölümden söz eder:

1. İlahiyat,

2. Nazarî ve Uygulamalı Bilimler,

3. İnsanî Bilimler.

d’Almbert ise, sınıflandırmasının alt kümesinin ahlâk hanesinde hukuk, iktisat ve politikayı, mantık etrafında ise pedagoji, filoloji ve tenkidi göstererek farklı bir yol izler. Fizikçi ve filozof olan Ampere de kozmolojik ve noolojik olaylar arasındaki farklılıktan hareket ederek yapılan sınıflandırmalara felsefî bir temel kazandırmaya çalışır.

Bilimleri bir başka açıdan ele alan Spencer, mücerret-müşahhas ayırımına gider. Spencer’e göre bilimler üç başlıkta toplanmalıdır. Mantık ve matematik gibi mücerret olanlar, jeoloji, biyoloji ve sosyoloji gibi müşahhas olanlar, bir de fizik, kimya, mekanik gibi mücerret-müşahhas arası yol çizenler. Öte yandan Marx, felsefî ve ilmî olanı aynı sistem içinde uzlaştırmaya çalışan girişimlere bir hayal gözüyle bakarak; tabiata biliminin sanayide oynadığı kurtarıcı rolü kabul eder. Marx’a göre, tabiatın sosyal gerçekliği ve beşerî tabiî veya insanın tabiî bilimleri ifade bakımından aynıdır. Buradan hareketle Marksizm’in beşerî bilimlerin genel teorisini geliştirmeyle ilgili teşebbüslerde etki etmediğini söyleyebiliriz.

Bilimler üzerine yapılan bu sınıflandırmalar, bakış açılarının genişliğinden olsa gerek, uzlaşmacı bir yön oluşturamaz. İlmin realitesini pek zedelemeyen bu tasniflerle genişleyen boyutlar, düşünen kafaların dayatmacılığa karşı olduğunun göstergesidir.

Bilimleri kesişim noktaları bakımdan karşımıza alalım. Bu karşı alışta Boeckh, “Bütün bilimlerin tarihi filolojiktir” görüşüyle karşımıza çıkar. Gerçekten temeline filolojiyi alan bilimler, filolojiyle kendi akışları içerisinde bir bağlama çizgisi meydana getirirler. Demek oluyor ki, filoloji, yalnızca dilbilimi ve siyasetle değil, matematik ve botanik gibi bilimlerin tarihiyle de ilgilenir. Bu noktada, filolojiyi, siyaset, sanat, hukuk, ahlâk, kültür ve dinin özeti gören A. Wolf, Julien Freund’a göre Hegel’i yanıltmıştır. Çünkü Hegel de Wolf’a dayanarak filolojiyi bir meseleler yığını olarak görür.

Söz filolojideyken, bu alanın, belki de en zor irtibatlandırılacak bilim kolu felsefeyle olan ilişkisine geçelim. Matematik ve fizik yaratıcılığı doğrudan olan felsefenin filolojiyle kesişmesi, onun envanterinin doğru yorumlanması noktasındadır. Keza, Platon’un fikrini doğru olarak yorumlanmasının yolu filoloji eğitimine sahip olmaktan geçer. Demek ki filoloji, mevcut olanın yanlış yorumlanması, tahrif edilmesi gibi engellerden korunmasını sağlar. Filoloji, böylelikle dilbilimin sınırlarını aşarak tarihle de kaynaşır.

Kesişim noktası için sosyolojiyle felsefe arasındaki münasebete bakalım. Sosyoloji, felsefeye toplumsal, siyasî ve ekonomik olayların çözümlenmesinde insan teolojik ve metafizik açıklamaları aşma imkânını sağlar. Sosyoloji için, “rolü küllî olmak olan hususi bir ilimdir” görüşünü savunan Augusto Comte, sosyal ortamın incelenmesinde fizikî ve organik şartların bilinmesinin sosyolojiden geçtiğinin iddia eder. Aynı şekilde, bunu destekler mahiyette, bir bilim tarafından kullanılan metotların diğerlerine de uygun olacağını ekler. Stuart Mill, Comte’un görüşlerine katılır biçimde “ilim birliğinin temeli, ilmî akıl yürütmenin metodolojik birliğidir” der.

Tarihle psikoloji arasındaki bağlantıya bakalım. Tarih, yalnız gerçekleşmiş olanın değil, aynı zaman da sürüp giden hayatın da dokusu olduğundan, bilimlerin her konusu tarihçinin bakışında bile tarihî olma durumundadır. Psikolojinin konusu, tarih ve toplumun yüklendiği bilimlerin yorumlanması olduğundan, insan ve muhitini oluşturan çeşitli belirlemelerin teşekkülünü analiz eder. Böylece beşerî olan varlık hem uygulama alanında hem de teoride kendini izah eder.

Taine, tarihi de içine alan geniş bir bakış açısıyla manevi bilimlerin temel rolünü psikolojiye dayandırır. “Kristaller iptidaî geometrik bir unsurla açıklandıkları gibi medeniyetle de iptidaî psikolojik bir unsurla açıklanır” diyen Taine, hadiseye çağrışımcı bir psikoloji anlayışıyla yaklaşır.

Bilimlerin kategorilere ayrılması, onların inceledikleri konuların farklılığından değil, metotlarının farklı oluşu üzerine temellenmektedir. Wundt’un psikolojisinin metodunun tabiat bilimlerinin metotlarından farklı oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü Wundt, tecrübeye dayalı olmayı esas almıştır. Fakat hiçbir metodun sonsuz olmayacağı ya da model olarak geçinemeyeceği gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, tabiata dayalı bilimlerle kültür bilimleri arasındaki temel fark, birinin belirlemediğini diğerinin nitelendirmesine dayanır. Bu nedenle, her ikisi de bilimsel olduğundan, birini diğerinden üstün tutma anlayışı yanlıştır. Dolayısıyla, bilimlerden birinin üstünlüğünü ortay koymak yerine, bilim türleri arasındaki ilişkileri düşünmek daha doğru olacaktır. Öyleyse, epistemolojiye dayalı çatışma ortadan kalkmalıdır.

Share
Bu yazı genel, makaleler ve diğer yazılar, metinler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın