Denizli/Pamukkale Notları

Pamukkale’yi içten ve dıştan yakalamaya çalışmamız tabiat-su-toprak-insan ilişkisiyle tarihin medeniyetler üzerinden seyri ve davranış biliminin bizi kendine çeken taraflarını ayırt ve ayıklama çabası ortada. Travartenler üzerinde hassas ve hür yürüyüş yabancılık ve aykırılığın insan künyesinde ne rol oynayacağıyla doğrudan ilişkili.

XXI. yüzyıla girerken dilin edebî metinlerde kullanımlarını eksen alan, başta alışkanlık, yenilik, aykırılık ve sapma gibi belli başlı konular Pamukkale Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı Bölümü tarafından bir sempozyum ölçeğinde ele alındı.

Üniversitenin Kınıklı Kampüsü’ne ulaştığımda, buraya geçen yüzyılın sonlarında yaptığım yolculuğumu hatırladığımdan anlamlı bir duygu yaşadım. Sonra, bir süre, konumu/konuşacaklarımı/ kullanacağım süre içinde söyleyeceklerimden özellikle altı çizilmesi gerekenlerin neler olacağını düşündüm.

Denizli. Öğlen güneşinin ışınlarının dik indiği caddelerden ilerleyerek şehri adımlarken; kentin havasının olanca lirik ve foto-realist yanlarını yaşadım. Kentte, bir kalebent olma özelliğinin doruğa çıkan yanlarını yakından hissettim. Gerçekten, mesafeyi, insanın duygu boyutuyla aza indirgeme örneğini defaten yaşamak güzel. Şimdi bir asil duruşun mistik ve sosyo-içsel yanlarının hesaplana gelişi söz konusu. İşte, bu noktada, edebiyat ve hem-hâl oluşun rol ve işlevi daha da anlam kazanmaktadır.

Konferansın oturumları bir bir ilerlerken; konuşmacıların kendi tarz ve bakış açılarının kesişme ve ayrılma noktaları hayranlık ve anti-empatik tablolar oluşturdu. En çok, dili, bütün yanları ve kullanım şekliyle ele alışın bilim ortamına metinler bazında yansıyışı önem kazandı. Çeşitli bilim ve ana bilim dallarına mensup araştırmacı ve akademisyenlerin çözümleme ve önerilerinin gün ışığına çıkması bakımından önemli olan sempozyumun metinlerinin bir kitapta toplanışı anlamlı.

Sempozyumda özellikle, Mustafa Arslan’ın “Epik Anlatımların Anlaşılması ve Yorumlanmasındaki Bazı Problemler ve Yeni Yöntem Arayışları”, “Turgut Tok’un “Necip Fazıl’ın Şiirlerinin Sözdizimsel Yapısını Oluşturan Öğelerin Kullanım Sıklığı ve Dağılımları”, Beyhan Ünlü’nün “E. E. Cummming’in Şiirlerinde Gramer Kuralları”, Yunus Balcı’nın “Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü Romanında İronik Dil Kullanımı” ve Hikmet Tan’ın “Şiirsel Anlatımda Epik Boyut” adlı bildirileri dikkat çekti. Hikmet Tan’ın, Behçet Necatigil’in “Gizli Sevda” şiirinden yola çıkarak; şiiriyet yüklü anlatımda epik boyutun varlığını sorgulaması, “yapısalcı” yaklaşımda dışarıda kalan sosyolojik yaklaşımın şiire kattığı derin anlam ve gerçeklikle metni özleştirmenin (sınama) ortaya çıkardığı sonuçlara ulaşması ilginç. Keza, bu noktada, aktöryel gözlemci/aktarıcı ile öznel değerlendirmenin ve gözlemcinin müdahaleci bir tutum sergilemesi ile stoen bağlamlı bakıştaki yaklaşımın şiirdeki duruşu da netlik kazandı.  Yunus Balcı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki ironik niyete dikkat çekerken; metindeki ironinin gerçek hayatın önüne geçişinin altını çizdi. Romanı, bir sosyal zamandan sapmalar tarihi olarak gören Balcı’ya göre, romanda, analoji ve toplumsal değişimi zamana göre vermedir esas olan. Bu nedenle, kol-masa-duvar saatleri ile saat kulesi, Tanpınar’ın, roman kahramanı Halit Ayarcı aracılığıyla parçalanmışlığı kendine göre analiz edişinin ve toplumsal abesler zinciri ile siyasî tarihe göndermeler yapmanın adresi olur Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Bütün bunların paylaşımına vesile olan ve XXI. yüzyıla girerken edebî metinlerde dil kullanımının durum ve önemini hatırlatan Pamukkale Üniversitesi ilgililerine teşekkürler.

 

Share

güzel atlar ülkesine yolculuk

Ağustos ışınlarının yeryüzüne dik indiği bir sabah tarihe uyanmak. Orta Anadolu’nun yaz mevsimine taşan güzellikleri içinde, insanı kucaklayan Kapadokya, tarihle yaşanılan zamanı kendinde kaynaştırarak; derin hayal âlemine, yoğun duygu atmosferine sürüklemekte.

Kapadokya üçgeninde yer alan Nevşehir’i arkada bırakıp yola koyulduğumuzda, üçüncü jeolojik devirde başlayan yanardağların oluşumu sonrasında meydana gelen sürpriz tabiat görüntüleriyle karşılanıyoruz.

Erciyes ve Hasandağı’nın platoda biriktirdiği küller, yumuşak bir tüf tabakası oluşturduktan sonra, bazalttan meydana gelen ince lav örtüsüyle şekillenir. Bunu, tabiat şartlarının etkisiyle çatlayan bazaltın parçalara ayrılması, yağan yağmurların yumuşak tüfü aşındırması, aşındırma işlemine kimi zaman soğuk sıcak farklılıkları ve rüzgârın da yardımıyla kayalarda şapkalar bulunan konilerin ortaya çıkışı izler.

Su ve rüzgâr erozyonu, bazalt örtüsü olmayan tüf tabakalarında güzel vadiler meydana getirir. Vadilerle platolar arasında yer alan bazalt ve andezit kayalardan oluşan dik kalyonlar ve bunların eteklerindeki birikimler değişik görünüşler meydana getirir. Bu sayede engebeli vadilerde ılıman sayılabilecek iklim sürer.

Kapadokya, bugünkü Nevşehir, Kayseri, Aksaray, Niğde ve Kırşehir içerisine alan bölgedir. Orijinal şekli “katpatukya” olan bu isim, Persler tarafından verilmiştir. Pers dilinde “güzel atlar ülkesi” demek olan bu isim, daha sonraki hâkimiyetlerde değişikliğe uğramaz.

Aslında, başlangıçta, bu bölge, Toros dağlarının kuzeyinden Karadeniz’e kadar uzanır. Ancak, daha sonra, bölgenin kuzeydoğu bölümü Kapadokya’dan ayrılır. Nevşehir-Aksaray-Niğde üçgenini çevreleyen bölgeye “Kayalık Kapadokya” adı verilmektedir. Kayalık adının verilişi, Gülşehir-Nevşehir-Ürgüp-Soğanlı çizgisinde yer alan bir dizi vadideki “peribacaları”etkisiyle konur.

Bugüne kadar, on iki değişik hâkimiyet gören Kapadokya, kültür bakımından önemli bir zenginliğe sahip. Neolitik ve kalkolitik çağlardan sonra, ilk tunç çağı geçiren bölge, sırasıyla, Hitit, Taba, Pers, İskender, Diadok, Kapadokya, Roma, Bizans, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı dönemlerini yaşar.

Pers hâkimiyeti sırasında, İmparator Dareus I devrinde Anadolu’nun üç büyük satraplığa bölünmesi sonucu satrap konumuna gelir. Bir süre sonra, Damates’in bağımsızlık ilan etmesi bölgenin ikiye ayrılmasına yol açar.

Kapadokya’da Pers hâkimiyetiyle birlikte, Zerdüşt dininin etkileri görülür. Persler, volkanik Erciyes ile Hasandağı’nı kutsal sayarlar.

Bölge, Büyük İskender tarafından ele geçiriliş, Doğu Roma eyaleti oluş, Sasani ve Got saldırılarına uğrayış, kuzey ve güney olarak ikiye ayrılıştan sonra 1071’de Anadolu Selçuklularınca ihya edilir. Yavuz, 1515’te Kayseri’nin alınışıyla Beylikler devrini de kapatır. Osmanlı döneminde sınır boyu olmayan Kapadokya, hiç bir önemli siyasi olaya sahne olmaz.

Bölgeyi analize, Avanos’tan başladım. Çömlekçiliğin ünlü olduğu ilçe, 10.060 nüfusuyla kendi tabilik ve hayat tarzını koruyor. Yörenin tamamını objektife daha kolay yerleştirmek için kendimi, panoramayı algılayabilecek bir konuma getiriyorum. Buradan son aldığım kayıt “Yeşilbaş Camii 1894” şeklinde. Son üç yıldır zamanımın büyük kısmını alan araştırmamın periyoduna paralel olan bu tarih beni kendine iyice çekiyor.

Çavuşin, Zelve, Göreme ara duraklarından sonra, Güvercinlik vadisindeyim. Uçhisar’ın doğusunda, Ortahisar-Ürgüp yakınlarında yer alan vadideki güvercin evleri, 1970’lere kadar ilginç bir gelir kaynağına sahne olur.

Uçhisar. Tipik bir Ortaçağ yerleşimi. Kalesi, sığınma, savunma ve gözetleme için kullanılır. Büyük İskender, Helenizm, nemrut, mitoloji burada kafamdan geçen dört kollu açılım. Daha fazla düşünmeyip 20 dakika aradan sonra Derinkuyu istikametine yöneliyoruz. Ortahisar beldesinde, yöre halkının, 80’li yıllardan sonra turizm açılma üzerine evlerini pansiyon olarak işlettiğine tanık oluyoruz. Rehber, yol güzergâhında yer Nevşehir E tipi yarı açık cezaevini iki İngilizce cümleyle beş yıldızlı otel olarak tanıtıyor. Gülüyor ve kendisini Erzurum ağzıyla tebrik ediyorum. Derken, tabela, Derinkuyu 18, Niğde 70 açıklamalarını sergiliyor.

Derinkuyu. Hemen yer altı şehrine yöneliyoruz. Bölgede yer alan 100’ü aşkın yeraltı şehrinden ziyarete açık sekizinden biri olan Derinkuyu Yeraltı Şehri, 11 kattan oluşmakta. Son üç katı görüşe kapalı olan şehrin en alt katı hayvan barınağı olarak kullanılmış. Diğer kısımlar, kilise, keşiş yetiştirme odası, şaraphâne, buzhane, mutfak gibi bölümlerden oluşuyor. Şehir, dış etkilerden (Moğol) korunmak amacıyla yapılmış.

Nar Gölü. Niğde ili sınırları içinde krater bir göl. Dağlar arasında yer almış. Güney batısından, 100 m. yükseklikte püskürme yapmış. Fakat bu, beton dökülerek önlenmiş. Balık yaşayan, yüzülen, her iki tarafından şose yolgeçen göle karşı egzotik, kontanplatif birçok ve Aragon’dan “bıçak gibi çekilmiş” yedi mısra okudum. Sonra, Ulukışla yolundan gelen Faruk Nafiz’i, Anadolu yolculukları ve devşirdiği ilhamlar açısından düşündüm.

Ihlara Vadisi. Vadi, Ihlara köyünden başlayıp Selime köyünde bitiyor. Vadi içinde yer alan Belisırma köyünde yemek molası veriyoruz. Ortalama yüksekliği 100 m. olan vadinin 14 km. alana sahip. Ortasından Melendiz nehri geçmekte. Vadi başlangıcında yer alan Yılanlı ve Ağaçaltı kiliselerinde, yıpranmış, kazınmış figürler, ilkel ve yerel motifler, mecazlı ifadeler, Meryem Ana motifi, Hıristiyanlığın yayılışında resme yöneliş, Doğudan üç bilgin ve İsa’nın göğe çekiliş resmi yer almakta.

Vadinin planı. Selime katedrali, Ala kilise, Direkli kilise, Bahaddin samanlığı, Kırkdamaltı kilisesi, Karagedik kilisesi, Eskibaca kilisesi, Yılanlı kilise, Sümbüllü kilise, Ağaçaltı kilisesi, Karanlıkkale kilisesi, Pürenlişekil kilisesi, Kokar kilisesi, Eğritaş kilisesi ve Kemer kilisesi.

Ihlara vadisi sonunda Selime ve Yaprakhisar köyleri beliriyor. Ihlara kasabası çıkışından Aksaray 45, Nevşehir 70 km.

Ağzıkara Han. Aksaray-Kayseri yolu üzerinde bulunan Selçuklu eseri Hoca Mesut Kervansarayı 1231–1239 yılları arasında yapılmış. Hanın iki kitabesi bulunuyor. Ağzıkara Han da denilen bu eser, yazlık ve kışlık olmak üzere iki kısma ayrılmış. Kışlık kısmı, I. Alaattin Keykubat zamanında (1231), yazlık kısmı ise II. Gıyaseddin Keykubat tarafından yapılır (1239). Hanın giriş cephesi yanda olup; avlunun ortasında mescit kısmı vardır. İpek yolunun ana duraklarında biri olan han, üç gün konaklanacak şekilde düzenlenmiş. Selçuklu mimarî örneğinin belirgin olarak görüldüğü bu eserin önce sol üst kısmı inşa edilmiş, diğer tarafları ise sonradan ilave olunmuş. Hanın avlu kısmında develerin barındığı alanlar yer almış.

Zelve. Eski bir köy olan Zelve’nin kesin kuruluşu bilinmiyor. Burada, Bizanslar ve Türkler kayalara oyulmuş evlerde yaşamışlar. Köy, aşınma ve çatlamadan dolayı 1952’de başka yere bir taşınır. Aradan 15 yıl geçtikten sonra, 1967’de ziyarete açılır.

Tokatlı Kilise. Göreme’nin kuzeyinde bulunan kilise, 10–11. yy’da yapılmış. Aynı bölgedeki Açık Hava Müzesi’nde, 11. yy.’da Elmalı ve Yılanlı kilise, 12–13. yy.’larda ise Karanlık ve Çarıklı kiliseleri yapılır.

Rahibeler Manastırı. Bir kaya bloğuna oyulan ve 6–7 katlı olan bu manastırın birinci katında mutfak, kiler ve bir kaç oda bulunur. İkinci katında yıkık bir şapel, üçüncü katında ise bir tünele ulaştıran çapraz kubbeli, dört sütunlu, üç apsisli bir kilise yer alır. Manastırda katlar arasındaki bağlantı tünellerle sağlanır. Ayrıca tehlike anları için “süngü taşları” kullanılır.

Göreme. Nevşehir-Ürgüp-Avanos üçgeni içerisinde yer alan Göreme, bir kaya yerleşim merkezidir. Burada, M. S. 4. yy’dan 13. yy’a kadar yoğun bir şekilde manastır hayatı yaşanır. Hemen her kaya bloğunun içerisine kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve oturma mekânları oyulur. Rahipler, M. S. 3. yy’da bölgeyi, dinî düşünce ve hayatın canlı bir merkezi haline getirirler. M. S. 4. yy’da Kapadokya, üç büyük azizin (Basil, Nyssalı Gregory ve Nazianuslu Gregor) memleketi olarak bilinirdi. Bugünkü Göreme Açık Hava Müzesi, bu üç aziz tarafından başlatılan eğitim sisteminin yeridir. Aynı eğitim sistemi daha sonraları Soğanlı, Ihlara ve Aksaray’da da görülür.

Göreme kilisesinde oldukça yaygın olan beşikli, tonozlu plan tipi, bölgede yaşayan dinî topluluklar ve inzivaya çekilen kişiler için en yaygın olan mimarî yöntemdir. Kilisenin bütün fresklerinde iki ayrı boyama tekniği kullanılır. Bunlardan birincisi, alçı ve sıva kullanılmadan doğrudan kaya üzerine kırmızı aşı boyası ile yapılan boyama tekniği, diğeri, alçı, kum ve saman karışımının ana boya üzerine sıvanarak “fresko” tekniğinde yapılan boyama tekniği.

Ürgüp. Peribacaları. 11.110 nüfuslu ilçe, tam bir turizm merkezi konumunda. Ortahisar’a 6 km. yakınlıkta. Asia Minor’de, buraya ait genel bilgiler, tarih ve iç ulaşım gibi konuları notlarım arasına alıyorum. El sanatları çarşısında etnografya adına kısa bir zihni yolcuğa çıkıyorum.

Daha çok, Fransız, İtalyan, Japon ve Hollandalı turistlerin ilgi gösterdiği bölgede ben, Avusturyalı Alex, G. Koreli Dangtla Jung ve Amerikalı Evan-Alen Nichols çiftiyle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Hepsi de burayı görmekten duyduğu memnuniyeti dile getirerek ilk fırsatta yeniden geleceklerini söylediler. Evan, bir aralık bana sürpriz yapmak istediğini söyleyerek; çantasından çıkardığı bir Türk yazara ait kitabı gösterdi. Sonra, okuduğu kısımlarda geçen açıklamalarla ilgili sorular yöneltti. Ben, klasik bir dil çabukluğuyla, modern Türk edebiyatı üzerine ihtisas yaptığımı belirterek; gösterdiği kitaptaki kasti ve yanıltıcı bilgileri teker teker sıraladım. O, hiç bir tepki ve cevap vermedi. Sessizliği, Edgar Poe’nin “Annebel Lee” şiirini hatırlatarak bozdum. Sonrasında, Hemingway, Steinbeck, Ezra Pound, Glodston O’Neill, Robert Frost ve William Faulkner hakkında bildiklerimi sıralayınca hayranlığını gizleyemedi. Annebel Lee’deki sihir, güzellik, gözlem keskinliği, sembolizm ve psikolojik alegoriden bahsetmeğe çalışırken o, 619.2911158 olan telefonunu çoktan yazıp vermişti.

Şimdi ben de güzel atlar ülkesini yeniden gezmek isteyen ecnebiler gibi yolumun oraya düşmesini iple çekiyorum.

Share

bilimlerde kesişen nokta

Matematik dışında, Aristo’dan Rönesans’ın bitişine kadar hiçbir bilim diğerine model olacak bir gelişme göstermemiştir. Çünkü Aristo’nun nazarî, poetik ve tatbiki diye üçe ayırdığı bilimler, gerek anlatım eksikliği, gerek ilkel araştırmalar ve gerekse şüphe doğuran sonuçlar yüzünden yeterli kıvama ulaşamamıştır. Ancak, bir taraftan Galileo’nin çalışmaları, bir taraftan da Descartes’ın ortaya koyduğu ruh-beden, akıl-madde ikilemesi bilimler adına önemli bir hamle yapmıştır.  Daha sonra ise tabiat bilimlerinin gelişmesi, fizik ve insan bilimleri arasındaki kopmayı başlatır. Ortaya çıkan bu ikili çatışma, insan bilimlerine (beşeri ya da manevi) bağımsızlık yolu açar. Bu noktada Kant, geliştirdiği eleştirel felsefenin temeline bu kopmayı monte eder.

Ortaya çıkış tarihleri bakımından matematik, fizik, biyoloji, psikoloji, sıralamayla gelişen bilim dallarının, yapılan analizler sonunda bu sıralamada her iki uçta yer alan birbirine yaklaştığı görülür. Bu nedenle, bilimler arasında bir kesişim noktasının olduğunu kabul etmek gerekir. Zaten genel olarak, iki ana başlık etrafında (kozmolojik ve noolojik) toplanan bilimler kendi arasında dört alt başlık etrafında şekillenir. Hemen belirtmek gerekir ki, kozmolojik bilimlerin safında yer alan matematik, fizik, tabiat ve tıbbî bilimler de noolojik bilimlerin kategorisindeki felsefî, dialegmaique, etnolojik ve siyasî bilimler gibi bölümlere ayrılır. Noolojik bilimlerin potasında yer alan felsefî bilimler, psikoloji, metafizik, etik ve teleziyoloji olarak sıralanırken; dialegmaique’in safında, edebiyat ve pedagoji görülür. Aynı şekilde, etnolojik bilimler de bünyesine etnoloji, arkeoloji ve tarihi, siyasî bilimler ise iktisat, hukuk ve politikayı alır. Bu noktada, kozmolojik bilimlerden matematiğin çatısında, geometri, mekanik ve aritmetik yer alırken; fiziğin hanesinde fizik, jeoloji ve teknoloji bulunur.

Bilimlerin sınıflandırılması konusunda görüşlerini açıklayan Bacon, d’Alembert ve Ampere, birbirinden değişik kanaatlere varmışlar. Bacon, yapılan bütün metot ve sınıflandırmalara güvenmediğini açıklayarak; yapılanların ilmî çalışmanın gerçek mahiyetine yabancı olduğu, ince ve kısır ayırımları bir araya getirme gayretinden öteye gitmediğini söyler. Öte yandan, epistemolojik ayırımı ruhun melekelerinde, yani şiirin kaynağı olan hayal, tarihe dayanaklık eden hafıza ve felsefenin temeli olan akılda arar. Bacon, böylelikle, bize, akıl bilimleri diye üç bölümden söz eder:

1. İlahiyat,

2. Nazarî ve Uygulamalı Bilimler,

3. İnsanî Bilimler.

d’Almbert ise, sınıflandırmasının alt kümesinin ahlâk hanesinde hukuk, iktisat ve politikayı, mantık etrafında ise pedagoji, filoloji ve tenkidi göstererek farklı bir yol izler. Fizikçi ve filozof olan Ampere de kozmolojik ve noolojik olaylar arasındaki farklılıktan hareket ederek yapılan sınıflandırmalara felsefî bir temel kazandırmaya çalışır.

Bilimleri bir başka açıdan ele alan Spencer, mücerret-müşahhas ayırımına gider. Spencer’e göre bilimler üç başlıkta toplanmalıdır. Mantık ve matematik gibi mücerret olanlar, jeoloji, biyoloji ve sosyoloji gibi müşahhas olanlar, bir de fizik, kimya, mekanik gibi mücerret-müşahhas arası yol çizenler. Öte yandan Marx, felsefî ve ilmî olanı aynı sistem içinde uzlaştırmaya çalışan girişimlere bir hayal gözüyle bakarak; tabiata biliminin sanayide oynadığı kurtarıcı rolü kabul eder. Marx’a göre, tabiatın sosyal gerçekliği ve beşerî tabiî veya insanın tabiî bilimleri ifade bakımından aynıdır. Buradan hareketle Marksizm’in beşerî bilimlerin genel teorisini geliştirmeyle ilgili teşebbüslerde etki etmediğini söyleyebiliriz.

Bilimler üzerine yapılan bu sınıflandırmalar, bakış açılarının genişliğinden olsa gerek, uzlaşmacı bir yön oluşturamaz. İlmin realitesini pek zedelemeyen bu tasniflerle genişleyen boyutlar, düşünen kafaların dayatmacılığa karşı olduğunun göstergesidir.

Bilimleri kesişim noktaları bakımdan karşımıza alalım. Bu karşı alışta Boeckh, “Bütün bilimlerin tarihi filolojiktir” görüşüyle karşımıza çıkar. Gerçekten temeline filolojiyi alan bilimler, filolojiyle kendi akışları içerisinde bir bağlama çizgisi meydana getirirler. Demek oluyor ki, filoloji, yalnızca dilbilimi ve siyasetle değil, matematik ve botanik gibi bilimlerin tarihiyle de ilgilenir. Bu noktada, filolojiyi, siyaset, sanat, hukuk, ahlâk, kültür ve dinin özeti gören A. Wolf, Julien Freund’a göre Hegel’i yanıltmıştır. Çünkü Hegel de Wolf’a dayanarak filolojiyi bir meseleler yığını olarak görür.

Söz filolojideyken, bu alanın, belki de en zor irtibatlandırılacak bilim kolu felsefeyle olan ilişkisine geçelim. Matematik ve fizik yaratıcılığı doğrudan olan felsefenin filolojiyle kesişmesi, onun envanterinin doğru yorumlanması noktasındadır. Keza, Platon’un fikrini doğru olarak yorumlanmasının yolu filoloji eğitimine sahip olmaktan geçer. Demek ki filoloji, mevcut olanın yanlış yorumlanması, tahrif edilmesi gibi engellerden korunmasını sağlar. Filoloji, böylelikle dilbilimin sınırlarını aşarak tarihle de kaynaşır.

Kesişim noktası için sosyolojiyle felsefe arasındaki münasebete bakalım. Sosyoloji, felsefeye toplumsal, siyasî ve ekonomik olayların çözümlenmesinde insan teolojik ve metafizik açıklamaları aşma imkânını sağlar. Sosyoloji için, “rolü küllî olmak olan hususi bir ilimdir” görüşünü savunan Augusto Comte, sosyal ortamın incelenmesinde fizikî ve organik şartların bilinmesinin sosyolojiden geçtiğinin iddia eder. Aynı şekilde, bunu destekler mahiyette, bir bilim tarafından kullanılan metotların diğerlerine de uygun olacağını ekler. Stuart Mill, Comte’un görüşlerine katılır biçimde “ilim birliğinin temeli, ilmî akıl yürütmenin metodolojik birliğidir” der.

Tarihle psikoloji arasındaki bağlantıya bakalım. Tarih, yalnız gerçekleşmiş olanın değil, aynı zaman da sürüp giden hayatın da dokusu olduğundan, bilimlerin her konusu tarihçinin bakışında bile tarihî olma durumundadır. Psikolojinin konusu, tarih ve toplumun yüklendiği bilimlerin yorumlanması olduğundan, insan ve muhitini oluşturan çeşitli belirlemelerin teşekkülünü analiz eder. Böylece beşerî olan varlık hem uygulama alanında hem de teoride kendini izah eder.

Taine, tarihi de içine alan geniş bir bakış açısıyla manevi bilimlerin temel rolünü psikolojiye dayandırır. “Kristaller iptidaî geometrik bir unsurla açıklandıkları gibi medeniyetle de iptidaî psikolojik bir unsurla açıklanır” diyen Taine, hadiseye çağrışımcı bir psikoloji anlayışıyla yaklaşır.

Bilimlerin kategorilere ayrılması, onların inceledikleri konuların farklılığından değil, metotlarının farklı oluşu üzerine temellenmektedir. Wundt’un psikolojisinin metodunun tabiat bilimlerinin metotlarından farklı oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü Wundt, tecrübeye dayalı olmayı esas almıştır. Fakat hiçbir metodun sonsuz olmayacağı ya da model olarak geçinemeyeceği gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, tabiata dayalı bilimlerle kültür bilimleri arasındaki temel fark, birinin belirlemediğini diğerinin nitelendirmesine dayanır. Bu nedenle, her ikisi de bilimsel olduğundan, birini diğerinden üstün tutma anlayışı yanlıştır. Dolayısıyla, bilimlerden birinin üstünlüğünü ortay koymak yerine, bilim türleri arasındaki ilişkileri düşünmek daha doğru olacaktır. Öyleyse, epistemolojiye dayalı çatışma ortadan kalkmalıdır.

Share

postmodern(izm)e açılan dönemeçte şiirimizin konumu

“onbinlerin göçü/onbinlerin gücü/tırabzan/Trabzon/trap zan/trap/son”

E. A.

Tanzimat’ın hemen sonrasındaki Ara Nesil topluluğunun temsilcilerinden olan Mehmet Rıfat, şair ve ressam gibi güzel sanatlarla uğraşan sanatçıların, ‘zevk-i selim’ ve ‘fazilet’ gibi iki ayrı kabiliyete sahip olmaları gerektiğini söyler. Hemen arkasından da, bu yeteneklerden herhangi birinin eksik olması durumunda ortaya konulan eserlerin takdir göremeyeceğinin altını çizer. Mehmet Rıfat, şair ile ressam arasındaki kıyaslamasının devamında, ‘her şair bir ressamdır’ tezine ileri sürmekten kaçınmaz. Esasen, şiirimizde post-modern arayış ve açılımların temeline iniş rotamızı, bu devir ve onun sonrasındaki kuşağın temsilcilerinden olan Tevfik Fikret ve Cenab’ın şiirlerine kadar devam ettirebiliriz.

1895’te vurgulanan yukarıdaki tespitin, batıda 1939’tan başlatılan post-modern yaklaşım arasındaki elli yıla yakın zaman kaymasını, bu akımın, XIX ve XX. yüzyıl başlarındaki diğer akımlarla kesişen/benzeşen yanlarıyla ilişkilendirebiliriz. Özellikle, ekspresyonizm ile sürrealizmin prensiplerine yaslanan şiir anlayış ve terminolojisini post-modern yaklaşımla bağdaştırmak mümkün.

1882’de, o döneminin öne çıkan dergilerinden Mirat-ı Âlem’de başlayan resim altı(na) şiir yazma modası, edebiyat sosyolojisinin dikkat çekici bir argümanı oluş dışında, güzel sanatların birbiriyle kesişen noktasını da su yüzüne çıkarmaktadır. Ki, burada post-modernizme aykırı gelmeyen bir durum vardır. Bu modayı,  otuz civarındaki ‘tablo altı’ şiiriyle geliştiren Tevfik Fikret, fanteziden öte şiirin başkalaşımdaki açılımını da yoklamış olur. Diyebiliriz ki, sadece şiir değil, edebiyat, felsefe ve mimaride de etkisini gösteren postmodernizm, yeni ile gelenek arasındaki şekillenişinde kronolojiyle bağlantısını koparmaması dikkat çekicidir.

Bugün, günümüzün şiirinin sorumluluğunda, post-modern arayışların içinden geçerek salt bireyci ve parolacı yaklaşımlara ve merkezden uzaklaşmak esasına dayanan ritmik organizeler ile şiirden resmi telkin beklemek g e r ç e ğ i n ay(ı)rımını şekillendirecektir. Hemen belirtelim ki, içerik (öz) ve konu (mevzuu) eksenli sahte (şiir) ile şairaneliğin şiir sanılma riski arasından giden yan çerçeveli yaklaşımlar ne şekil, ne de diyalektik kazanımların hanesini güçlendirir.

Şiirin temel damarından gelen orijinalite, anahtar ve metodolojiye ait kıstaslar, belirgin realitede kendisine yer bulur. Çünkü şiir, en nihai noktada, bir iç kanaması, yüksek frekansta duygulanım/artı değerlerin ve heyecan toplamının soluklandığı, öncelikle muhatabı kalbinden vuran bütünlükle ortaya çıkar. Bu nedenle şiirin, diğer bir taraftan da, duygu yükünün zihinle birleşmesi sonrasında akıp giden, lirizm kazandıran, odağında kültürün harmanlandığı, dinamikleri sağlam referanslara dayanan büyük bir haykırış rolü ortaya çıkar. Tam bir güzellik abidesi olur. Bu yüzden de, bizi, bulunduğumuz yerden alıp başka yerlere götürür. Aynı zamanda, kâğıda, mürekkebe yansımasında daima bir öncü güç, ferahlama durağı, sığınış ve iç kale yansıması barındırır.

Eski Türk şiiri ile birlikte, Sümer, Mısır, Hint ve Latin şiirinin de temelinde insana ve insanî duygulara ait bir yakınlık hissederiz. Postmodern tarz, buna uzak ve karşı değildir. Böylece şiirde, duygunun akışında biz, sanki onun içinden, bilinç süzgecinden geçerek bir realiteye ve aydınlanmaya ulaşırız. Bu noktada, ünlü ressam Ayvazovski ile Victor Hugo’yu karşı karşı karşıya getirerek; Hugo’nun bir deniz manzarası tasviri ile Ayvazovski’nin tablosunun hiç bir zaman aynı derecede etkili olmayacağını söylemek gerekecektir.

Şiirimizde Yahya Kemal’le başlayan dönüşüm ile batı şiirinin Ezra Pound, Paul Valéry, Eluard, T. S. Eliot gibi isimlerinden gelen örnekleriyle çıktığımız yolculuk, İkinci Yeni süreciyle yeni bir yol ve anlam kazanır.

Modern Türk şiirinin 1955 sonrası gelişiminde önemli köşe taşlarından biri de, beslenme kaynaklarının çokluğu olmuştur. Öyle ki, Fecr-i Âti kadrosundan derin sembolizm(a) ile sıyrılan Ahmet Haşim çizgisinin Asaf Halet Çelebi ve Behçet Necatigil’de süren izler bizi heyecanlandırır. 1970’lerin “güme” giden ideolojik çizgisinden sıyrılışında ise, “Sana Bana Vatanıma Ülkemin İnsanına Dair” gibi istisnai örneklerle birlikte, “sekenlere” sarkan uzun soluklu şiirin, “İkinci Yeni” geleneğinden gelen kapalılık, (s)imgelere yaslanma ve son iki yüz yılın şiir sanatının (poetika) damarlarına ait ara başlık ve kesitler ile izleğe dayalı çerçeveleri bağımsız çalışmaların konusunu oluşturacaktır.

Modern şiirimizin yol alışında hiç şüphesiz ikinci yeni kaynağından gelen akış, bundan önceki bazı çalışmalarımızda da zaman zaman altını çizdiğimiz, çeşitli boyutlarına değindiğimiz oluşum ve köşe taşlarının, ana hatlarıyla, XX. yüzyılın ikinci yarısını meydana getiren Türk şiir geleneğinin ilke ve yönelişlerini çerçevelemektedir. Modern şiirimizi zenginleştiren örnek ve imzaların varlığı, yeni bir yüzyılın başlangıcına, öncekilere göre daha muğlâk giren edebiyatımızda, potansiyel bir zenginlik kadar, kökeni/tabanları açısından tartışmalara da yol açmaktadır.

Şiirin hayatın içinde aktüel bir konu olarak konuşulduğu 1940’larda, Orhan Veli şiirine yöneltilen eleştirilerin dozunu bugün gülümseyerek okumamızı postmoderniteyle ilişkilendirebiliriz. Öte yandan, şiirde zamana ilişkin postmodernite problemi, elbette ki, hemen çözüme erdirilebilecek bir mesele değildir. Uç noktalarında çıkmaza kapılarını açan mihenk boyutları ve netleştirilemeyen bilinç dağarcığıyla da kendini şekillendirir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bitiremediği şiirlerinden biri, dahası bunlar arasında en önemlisi olan “Eşik”te gerçekten de, “eşikte duruş”un varlığına işaret edilir. “Eşik”te, “araf”ta oluşun sancıları ile beynelmilel bir duruşa dayanan saptanışların izi de karşımıza çıkarılır. Bu bitmeyen/tamamlanamamış şiiri, Tanpınar manzumeleri arasında, “Bursa’da Zaman”dan sonra ikinci sıraya koyan değer, aynı zamanda varlık probleminden gelen içi hesaplaşmaların, doğu-batı boylamındaki ikilemini sorgular. Varlık konusu, özellikle kapalı bilincin kıyısını yoklar. Ki, burada da Mevlâna, Asaf Halet, Zümrüt-ü Anka gibi simgelerde karşılığını bulan anlatımlarının gelenek endişesine dayanan bir boyut ve onun çerçevesini hatırlarız.

Nesir alanında öne çıkan çağı/zamanı sorgulayış noktasında, Marcel Proust’un Geçmiş Zaman Peşinde ile verilen işaret fişekleri, geçen çağın ortalarında Abdülhak Şinasi ile Tanpınar’ı nasıl etkilediyse, günümüz sanatçısını da o nispette düşünmeye davet etmektedir. Ahmet Haşim’in şiirde söz sanatlarını referans alan “yorgun bulut” benzetmesi, Octavia Paz’ın “yalnızlık dolambacı” ve Özdemir Asaf’ın “Yalnızlığa Övgü” şiirinde sözünü ettiği “sağır yalnızlık”, “boyuna kapısına döner” yaklaşımlarının temelinde, “kendine kapanan kelebek”in geniş coğrafya diliminde ve önceki bazı kuşakların söyleyişindeki sunuluş biçimidir. Buna Cemal Süreya’nın “Bütün kara parçaları/Afrika dâhil” mısralarını hatırlatan bu isimlendirme/sembolizasyonunu katabiliriz.

Orhan Veli şiirine yöneltilen keskin eleştirilerden biri olan, “herkes şairden yeni zamanların sesini beklerken Orhan Veli biraderimiz rakı şişesinde balık olmak sevdasında” yaklaşımı, ya bu tarz indirgemeler, sosyo-dramatik eleştiriden ziyade şiirde hayatın kıyısıyla uzağı arasındaki farklılıkları göz önüne sermektedir.

Cahit Külebi şiirinin, toplumcu-gerçekçilikle çakışan boyutlarına baktığımızda, sosyal realitenin, iç’e dönük yakınmalarının, biraz da ironiyle birleşen hallerini görürüz.  Bu durum, bilinç ve varlık problemine bağlı konudur. Sonraki dönemlerde, İsmet Özel’in, “Muş’ta Bir Güz İçin Prelütler” adlı şiirinde,  ‘günler ellerimi sildiğim birer üstüpüdür buralarda’ söylemiyle mekânın insanı etkilemedeki gücünü en yalın haliyle açığa vurur. Bu ise, Albert Camus’nun Cezayir’in Oran kentindeki sıkıntısının Türkiye coğrafyasındaki versiyonudur aslında.

Üniversitede okuttuğumuz, Metin Çözümlemeleri, Edebiyat Eleştirisi, Metodoloji gibi derslerde ele aldığımız edebî metin yorumlarında, epistemolojiden ontolojiye kadar giden çizginin izlenişine de dikkat ederek; her şeyden önce, esastan uzaklaşmamak kaydıyla, tamamlayıcı ayrıntıların varlığına da işaret ederiz. Ancak Mehmet Kaplan’la başlayan şiir analiz sisteminin çağdaş Türk şiirinde belirlediği rota, “devir-şahsiyet-eser” çizgisini esas alan yöntemi temel açıdan önemli bir yol haritasıdır. Bunun dışında, değerli hocam Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün büyülü dersleri arasında yer verdiği, henüz basılı kayıtlara geçmeyen, T. Fikret, Cenap, Ahmet Haşim şiirlerinin sistematik ve derinlikli tahlillerinin altını çizmeliyim. Bizden önceki kuşaklara, yaptığı metin şerhi dersleriyle klâsik şiirimizi sevdiren Ali Nihat Tarlan da, şüphesiz, dönem dönem dışlanan ve yadırganan bir edebiyat kalesine hangi yoldan gidileceği konusunda yepyeni bir pusula ortaya koymuştur. Bugün ise, şiir çözümleme edebiyat tarihinin bileşkelerinden hareketle bir metne yaklaştığımızda, bu yol açıcı değerleri dikkate alarak; eldeki metinlere yeni değer ve yöntemler çerçevesinde yaklaşabiliriz.

Share

edebiyatın siyasetle kesişen noktasında yazar ve şairlerin tutumları

“Politika üstünde edebî etki konusunu, yalnızca felsefe olarak değil, hayal gücü olarak daha da geliştirebiliriz.” T. S. Eliot

ÖZET

Siyasetin yeri, hem batı edebiyatında hem de Türk edebiyatında azımsanmayacak ölçüdedir. Siyaset, hem yazar ve şair kimliklerinde, hem de ortaya konan eserlerde kendini gösterir. Siyasetin değişik bilim dallarında hissettirdiği etkiyi edebiyatın hanesinde de görürüz.

Siyaset kavram olarak,  felsefe, siyaset bilimi alanlarına sağladıklarını edebiyatın hanesinde de görebiliriz. Edebiyatımızın 1839 Tanzimat Fermanı’yla girdiği yenileşme devresi, bizzat siyasal olayların içinden geçerek oluşum kazanmaya çalışmıştır. Bu yenileşmenin ilk mensuplarından Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın önemli roller üstlendiklerine tanık oluruz. Hem o devrenin şiir çizgisinde, hem de Tük edebiyatında, 1872’den bugüne dek sayısı dört bini geçen popüler tür romanın siyasetle barışık yanlarını yakından hissedebiliriz.
Edebiyat bilimi ve edebiyat tarihinin önemsediği bir tür olan roman, sosyal hayat, dünya görüşü, felsefi çerçeve, düşünce iklimi noktalarında, hemen hissedilmeyen bir mesajı, algılatmayı da içinde barındırır. Bu nedenle, siyasal bakışın, romancı dünyasında, kahramanların ele alınış/işleniş biçimlerinde saptanabilir. Problemin özümsenişi ve olayların aktarımı, yazar kimliğini de açığa çıkarır.

Hemen belirtmek gerekir ki, edebiyatımızın Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet devri gibi dönem veya devrelere ayrılışında, son yüz elli yılın siyasal olaylarının etkisi vardır.

Anahtar Kelimeler

Edebiyat, Siyaset, Edebiyat-Siyaset İlişkisi, Yazarda Siyasi Aktör, Siyasal Bilinç.

ABSTRACT

The place of politics both in Western Literature and Turkish Literature is of significence. Politics can be seen in the philosophy if a poet and novelist as well as in their writings. At the same time, the impact of politics on different sciences can also be noticed on literary work, as well.

As a concept, politics provides whatever possible to philosophy and political sciences, as well as literature. The reformation of literature with the announcement of Tanzimat edicts begins with political filtration. We notice Sinasi, Namık Kemal and Ziya Pasha as the main figures of the reformation period. Both the underlying notions of the period are seen in the poetry and the popular literary works since 1872 both of which had been in great harmony with politics.

Novel which is given utmost importance by the art of literature and the history of literature, gives certain idea about the social life, world view and philosophic understanding and also it preserves a message which is not sensed; however, at the same time make it understood to the avoidance. For this reason, the reference and the roles of the figures in the novel can be figured out by looking at the political understanding. As a result, the understanding of the problem and the reflection of the incidents do shed light on the identity of the author.

At this point, it is necessary to point out that, the classification of Tanzimat, Meşrutiyet and Cumhuriyet periods depend on the political environment and incidents of the era.

Key words: Tanzimat, Literature, Politics, Literature-Politics Relationship, Author as Political Figure, Political Awardness.

Siyaset, hem edebiyat mensuplarının görmezlikten gelemedikleri bir alan, hem de roman, deneme, tiyatro gibi edebiyat türlerinin başvurduğu, ele aldığı konulardan biri olmuştur. Tanzimat öncesindeki Pertev Paşa ve Sadullah Paşa gibi şairlerde kısmî bir biçimde gördüğümüz edebiyat-siyaset yakınlaşmasına, Tanzimat sonrasında daha belirgin bir biçimde rastlarız. Siyaset, özellikle 1840–1855 yılları arasında, Tanzimat sonrası Türk edebiyatının ilk devre isimlerinden olan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’da, başköşede yer edinmiştir. Bunun böyle olmasında, bu şair ve yazarların, siyasetin bizzat içinde yer almaları ve siyasî görevlerde bulunmalarının payı büyüktür.

Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in, şiirdeki söyleyiş biçimi, klâsik edebiyatımızdaki tariflerin dışına taşarak; şiire, ahlâkî, felsefî ve sosyal görevler yüklemiş ve yepyeni bir içerik zenginliği kazandırmışlardır.[1] Bu noktada, Şinasi’nin Mustafa Reşit Paşa’yı ön plana alan çizgideki, konu benzerliği gösteren dört ayrı “kaside”si, Namık Kemal’in Ali Paşa ve Mahmut Nedim Paşa ile ilgili yazdıkları, Ziya Paşa’nın ise, “Terkib-i Bent”teki sistem eleştirileri, edebiyatın siyasetle soyut-somut yakınlığını vurgulayan önemli örneklerdir. Ancak, Tanzimat’ın ilk devre temsilcilerinin değişik boyutlarıyla işledikleri siyaset “mevzuu” ya da siyaset-edebiyat diyalogu, ikinci devrenin temsilcileri olan Recaizâde Ekrem, Abdülhak Hamid, Samipaşazade Sezai gibi isimlerin fazla ilgi gösterdikleri bir beslenme kaynağı olmamıştır. Çünkü bu devre temsilcilerin önce hem siyaset yoğun işlenmiş; hem de onlar için ferdi ıstırap, endişe, ihtiras ve küçük hassasiyetler ön plana geçmiştir.

Edebiyatımızın, özellikle, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köklü bir değişim ve farklılaşmanın içine girdiğini görürüz. Bu tarihten sonra, hem toplum ve aydınlarımız, hem de sosyal ve kültür kurumları sanat ve edebiyatta kendisi için tamamen farklı bir medeniyet olan “batı medeniyeti”yle tanışır. Önceleri, siyasî ve askerî alanlardaki bu etkileşim, sonraları sosyal ve kültür platformuna da yansır. Bu durum, ister istemez edebiyatımızı da etkiler. Siyaset bu yönüyle, hem edebiyat sosyolojisi hem de salt edebiyat-siyaset bileşkesiyle karşımıza çıkar. Öte yandan, batı medeniyetinin, teknik ve askerî alanlardaki üstünlüğünü kabul eden XVIII. yüzyıl yazar ve şairlerinin, Avrupa kültürü hakkında yeterli bilgiye sahip değildirler. Fakat bu, XIX. yüzyılın ortalarından sonra, Fransızca tercümelerin yardımıyla değişir. Çünkü o dönemde, bir yandan batıdan tercüme edilen yeni edebî türler tanıtılırken; diğer yandan da bu türlere ait örnek eserler verilmeye başlanır. Böylece, batılı edebiyatçılara büyük ilgi duyulmaya başlanır. Ancak batılı yazar ve eserlere duyulan ilgi, belli bir değer ölçüsüne göre seçme değil, gelişi güzel olmuştur. Bu yüzden, tercih edilen eserler arasında ikinci derece şahsiyet ve eserler de önemli bir çoğunluk oluşturur. Öte yandan, Avrupa’ya gönderilen sefaret mensubu, gezgin ve aydınlar oradaki gözlem ve izlenimlerini kayda geçerken; o dönemde çıkmaya başlayan gazeteler de Avrupalıların çeşitli alanlardaki gelişmelerine dair verdikleri birçok haber ve bilgilerle toplumunun düşünce ufkunu genişletirler. Söz konusu kişiler arasında, 1720’de Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin, dokuz ay süren ziyareti sonrası hazırladığı raporda “batı”nın temel yaklaşım ve felsefelerini, yaşayış ve yönetim biçimlerini incelemesi oldukça dikkat çekicidir.

Yenileşme devri Türk edebiyatında, edebî faaliyetlerin içinde gazetenin yerinin önemli olduğunu görürüz. Keza, ‘yeni’ edebiyatımızın kültürel zeminini oluşturan değerlerden biri de gazetelerdir. Gazete, düşünce ufku kadar, siyaseti de gündeme taşır. Böylelikle, yazar ve şairlerde fikir birinci plana yerleşir. Nitekim bu dönemde, Türk edebiyatı, yeni yolda yayılma ve gelişme gösterirken; gazetelerde edebiyat sütunları açılır. Böylece, yeni devirde yazılan eserlere gazeteler de yardımcı olur. Siyasî fikir hareketleri açısında önemli olan bu devir gazetelerinde çoğunlukla batı kaynaklı haberler ağırlık kazanmıştır. Zaman zaman, tarım, ticaret ve sanayinin gelişmesi için yazılan yazılara rastlanır.[2] Gazetenin fikir dünyamıza kazandırdıkları konusunda Tanpınar’ın görüşleri önemlidir. Tanpınar’a göre, “gazete”nin rolü hiç bir yerde bizdeki gibi olmamıştır. Yine, gazete, başka yerlerde, düşüncenin daha geniş çerçevede topluma yayılması için seçtiği hareket alanlarından biridir. Arka plânında, toplum problemleri ve günlük hayatla daima bir bağlantısı olan düşünce dünyası hâkimdir. Bizde ise, bütün hareketler gazeteden gelir ve kitleler onun etrafında kurulur. Nitekim II. Mahmud devrinden sonra önem verilen eğitimi gazete tamamlamıştır. Kitleler gazete aracılığıyla okuma zevkini tadar. Bu arada, herkese hitap eden bir yazı dilinin meydana gelmesine katkıda bulunur. Ayrıca, tiyatro, roman, makale, eleştiri ve deneme gibi edebî türler de gazete aracılığıyla edebiyatımıza girer.[3] Bu durum, toplumdaki düşünce alanının genişlemesini sağlamıştır. Öte yandan, gazete, edebiyat önemli türü olan şiiri de etkilemiştir. Şinasi’den başlayarak, dönemin çeşitli önemli şiirleri gazetede yer almaya başlamıştır. Nitekim Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”, Ziya Paşa’nın “Zafernâme”si ilk olarak gazetede neşredilir. Tanzimat devrinde, edebiyatla sosyal hayat iç içe yürür. Bunun en önemli sebeplerinden biri basınla edebiyatın paralel yürümesidir.[4] Basın, en karakteristik özelliği gereği, halka açılmak, halkın problemleriyle kendi problemlerini birleştirmek durumdadır. Bu nedenle de, XIX. yüzyılda, basın, siyaset ve edebiyatı birbirine yakın görürüz. Keza, bu devirde, birçok edebiyat türünün ve edebiyatçının yayın alanını matbuat oluşturur.

Değişim ve yenileşmenin XIX. yüzyıl ortalarında tartışmasız bir ismi vardır. O da İbrahim Şinasi Efendi, yani Şinasi. Edebiyat tarihçileri, fikir ve edebiyatımızdaki yeniliğin bilinçli ve sistematik bir şekilde Şinasi’yle başladığı görüşünde birleşirler. Yüksek öğrenim için Fransa’ya giden Şinasi, burada beş yıl kalır. Bu zaman diliminde, Avrupa’yı yakından tanıma imkânı bulan yazar, yurda döndükten sonra, orada gördüklerini kendi fikirleriyle sentezleyerek uygulama şansı bulur. Özellikle de, Tercüman-ı Ahval gazetesiyle fikir ve edebiyat hayatımıza yeni bir ufuk açar. Ziya Paşa ve Namık Kemal de, Şinasi’nin açtığı bu yolda ilerler. Bu yeniliklerin izlerini, daha sonra Namık Kemal’den 8–10 yaş daha küçük olan Recaizâde, Hâmid ve Muallim Nâci, bu kültür ve sosyal değişmeyi edebiyatımızın gelişmesi için sürmeye çalışırlar.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru belirgin bir şekilde görülen, şiirin temel taşlarından biri olan nazım şekillerindeki çözülme ve değişme dikkati çeker. Bu arada, hem nazım şekilleri, hem de bu şekillerin gerektirdiği kafiye örgüleri üzerinde bazı aksaklıklar veya bilinçli yapılan tasarruflar ortaya çıkar. Bu değişiklikler, şiirde beyit ya da bentlerin sayı bakımından artışı, eksilişi, bazı nazım şekillerinde fazladan, farklı yapıya sahip mısra ya da beyitlerin eklenişi gibi değişmelere rastlanır. Bütün bu değişmeler, özellikle, değişen ve yeni gelişen fikir ve sosyal konumun edebiyata aksedişi sonucu ortaya çıkan muhtevadaki değişikliğin ortaya koyduğu şartlar nedeniyle kendini açık bir biçimde gösterir. Bunların dışında, şiirde adalet, hürriyet, medeniyet gibi temaların işlenmesi edebiyatın siyasal yaklaşımı da şemsiyesi altına alışı söz konusudur. Bu, söz konusu yenilikler, batı medeniyeti ve yine batı medeniyetinin etkisi altındaki kültürle yetişen şairler, önce aldıkları yeni fikirlerin beslediği muhtevayı, ister istemez eski şekiller dâhilinde sunmuşlardır. Daha sonra, batı edebiyatına açılmanın ortaya çıkardığı ufuk genişliği, içeriği değişen şiirimizin yeni nazım şekillerinin kullanmasına yol açmıştır. Diğer yandan, batıya açılmanın ilk adımlarından birinin de “tercümeler” olduğunu görürüz. Başta Fransız edebiyatı[5] olmak üzere İngiliz, Alman, Rus, Yunan ve İtalyan edebiyatlarından yapılan bu tercümeler, edebiyatımızın şekil ve içerik bakımından batıdan etkilenmesinde rol oynamışlardır.

Aktüel problemler, tarihe gidilmeden çözülemez. Bu yüzden de, eski kaynaklara gitme zorunluluğu her zaman karşımıza çıkar. Aynı şekilde, edebiyat ve kültür devirleri, sadece edebiyat tarihlerinde tanıtılan şahsiyet ve eserlerden ibaret değildir. Her devir ve şahıs, grup ve akımların paralelliği söz konusudur. Keza, edebiyat tarihlerinde tanıtılan şahsiyet ve eserlerin arkasında zengin bir kültür hayatı vardır. Bu nedenle, eldeki malzemenin bir metot ve sisteme göre gruplandırılarak değerlendirilmesi gerekir. Böylelikle, edebiyat tarihi, sıradan bir tarih olmaktan çıkarak; edebî ekollerin, türlerin ve eserlerin tarihi haline gelir. Özellikle, modern Türk edebiyatı devrinin fikir hareketleriyle beslenir. Esasen, bu özellik, edebiyatı zengin ve güçlü kılar.

Ünlü edebiyat araştırmacısı ve tarihçisi Fuat Köprülü, Türk edebiyatını devrelere ayırırken; tarihî gerekliliklere bağlı zorunluluğundan bahseder. Nitekim ona göre, İslamiyet’in kabulü ve Avrupa medeniyetinin etkisinde kalışı, sadece edebiyatın değil bütün toplumsal kurumların incelemesinde de ayırıcı faktörlerdir.[6] Başka bir edebiyat araştırmacısı Vasfi Mahir Kocatürk ise, “XX. yüzyıl başlarında muhtelif zevk, tarz ve fikir mücadeleleri devam etmekle beraber, tarihin akışı, yeni hayat ve halkın zevki, problemleri çözmüş bulunuyordu”[7] tespitiyle bir yüzyılın sosyal görünüşünü özetler. Böylece, edebiyatın beslendiği alanlar arasında, siyasetin, düşüncenin rolü dışarıda tutulamaz. Sadece Tanzimat devresi değil, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde de edebiyatın, siyasetle dirsek temasında bulunmuştur. Nitekim bu devre yazar ve şairlerinin de, görmezlikten gelemedikleri bir alandır siyaset. Mizancı Murat’ın Turfanda mı yoksa Turfa mı romanında savunduğu “âdem-i merkeziyetçilik” düşüncesi, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanındaki mutlakıyet, meşrutiyet ve cumhuriyet rejimlerinin roman metnine aksediş boyutu önemlidir. Aynı şekilde, Kurtuluş Savaşı yıllarını reel bir gözle edebiyata taşıyan Halide Edip, Yakup Kadri ve Falih Rıfkı Atay gibi Cumhuriyet devri yazarlarının, siyasi kimlikleri de edebiyatın bakış penceresinde rol oynamıştır.

Çok partili hayata geçiş sonrasında ortaya konan edebî eselerde siyasetin varlığı, hem yazar anlatımını kolaylaştırmada, hem de edebiyat tarihi ve edebiyat sosyolojisi açısından zenginliği şekillendirmiştir. 1946 sonrasının roman ve şiir türlerine basit bir yolculuk yaptığımızda da hissedilebileceği açık olan bu durum, Türkçenin söz dağarcığına da olumlu katkısı olmuştur. Yakın tarihimizin 12 Mart ve 12 Eylül siyasal olaylarının edebiyattaki yansıması ise, başlı başına bir araştırma konusudur. Her iki dönemin de edebiyattaki siyasal varlığı edebiyat ve kültür tarihi açısından incelemeye değer örneklere sahiptir.

Bugünkü edebiyatımızda, geçmişten gelen batıya dönük olmanın yanı sıra,  temelinde siyaseti ve hayatı algılama isteğine karşı açık bir arayış vardır. Ancak edebiyat tarihinde ise, sadece politik yazarların yanı sıra, apolitik yazarlara da rastlamak mümkündür. Bunun yanında, politikaya Eliot gibi, “benim asıl amacım yalnızca, bazı nesir çalışmalarımda yaptığım ölçüde politika yapmak ve bundan bir nebze dahi ileri gitmemek”[8] itirafıyla mesafeli duranlar olmuştur.


[1] Aydın, E., (1999), Saadet Gazetesi’ndeki Edebî Faaliyet Üzerine Bir Araştırma,  Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul, İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 2.

[2] Özellikle, Ahmed Midhat Efendi’nin Tecüman-ı Hakikat gazetesinde, iktisat tarihimiz açısından önemli yazılara yer verilir. Ancak bu yıllarda, önceki dönemin gazetelerinden Basiret ve İstikbal’in kapandığı görülür. Buna karşılık, Tercüman-ı Hakikat ve Vakit yayınlarını sürdürürken; diğer yandan Osmanlı, Girit, Tarik, İkdam gazeteleri de yayına başlar.

[3] Tanpınar, A. H., (1982), XIX.  Asır. Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, Çağlayan Kit., 1982,  s. 250–251.

[4] Okay, M. O., (1990), Tanzimat Edebiyatı, Erzurum, s. 3.

[5] Bkz. Cevdet Perin, (1946), Tanzimat Edebiyatında Fransız Tesiri, İstanbul.

[6] Köprülü, M. F., (1986), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, Ötüken Yay., s. 5.

[7] Kocatürk, V. M., (1970), Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara, s. 754–755.

[8] T. S. Eliot, (1996), “Politikanın Edebiyatı”, Kitaplık, nr. 22, Temmuz-Ağustos 1996, s. 3.

Share